Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün dün yayımladığı "Toplum 2025 – Türkiye’nin Milliyetçilik" Haritası başlıklı araştırması, günümüz Türkiye’sinde milliyetçiliğin toplumsal ve siyasal boyutlarını anlamak açısından son derece önemli bir katkı sunuyor. Çalışma, kapsamlı saha verileriyle milliyetçiliğin hem yaygınlığını hem de farklı toplumsal gruplar içindeki konumunu analitik bir çerçevede ortaya koyuyor. Bu bakımdan yalnızca kamuoyu araştırması niteliği taşımakla kalmıyor aynı zamanda siyasal katılım kalıplarına dair tartışmalara zengin bir zemin sağlıyor.
Çalışmada emeği geçenlere kendi adıma teşekkürü borç bilirim. Söz konusu çalışmayı buradan indirmeniz mümkün.
Çalışmaya göre Türkiye’de milliyetçilik, en geniş toplumsal karşılığı bulunan siyasal kimliklerden birisi oldu. Toplum Çalışmaları Enstitüsü’nün yayımladığı rapor, toplumun yaklaşık üçte ikisinin kendisini milliyetçi bir kimlik üzerinden tanımladığını söylüyor. Ancak siyasal katılım biçimleri incelendiğinde, Türk milliyetçilerinin sandığa duydukları güçlü güvene karşın sivil toplum ve örgütlü siyaset alanlarında görece düşük bir katılım gösterdikleri görülüyor.
Bu yazıda diğer konulara bakmadan sadece bu veri üzerinden Türk milliyetçilerinin demokrasiye bakışını ele almak istiyorum. Dikkatimi çeken diğer konuları başka yazılarda ele almayı düşünüyorum.

Araştırma verilerine göre Türk milliyetçilerinin yüzde 87,8’i demokrasiye “olmazsa olmaz” gözüyle bakıyor. Bu oran, ülke ortalamasının (yüzde 84,3) üzerinde. Bu bulgu bize, milliyetçi seçmenin siyasal meşruiyeti seçim ve sandık üzerinden tanımladığını gösteriyor.
Milliyetçilerin en etkili bulduğu katılım yolu ise oy vermek (yüzde 83,8) olarak görülüyor. Bu, toplumsal değişim için birincil araç olarak sandığın görüldüğünü gösteriyor. Ancak ikinci sıradaki sivil toplum katılımının yalnızca yüzde 13,5 çıkması ilk veri kadar dikkat çekici. Bu oran, Sosyal Demokratlar (yüzde 24,8) ve Kürt milliyetçileri (yüzde 20,1) gibi grupların gerisinde kalıyor.
Benzer şekilde, partiye üye olma (yüzde 10,7) ve parti teşkilatlarında çalışma (yüzde 3,4) oranları da düşük. Oysa Atatürkçülerde parti katılımı yüzde 14,7, Ülkücülerde teşkilat çalışması yüzde 18,1’e kadar çıkıyor. Yani milliyetçiler demokrasiyi desteklemekte ve seçimle değişimi mümkün görmektedir, ancak bu değişimi kalıcı kılacak örgütlü araçlara yönelme konusunda isteksizler.
Türk milliyetçileri demokrasiye ve oy vererek bir şeyleri değiştirebileceklerine inanıyorlar ama başkalarını kendileriyle aynı yere oy verdirtmek için yapılacak sivil toplum çalışmalarına yahut parti çalışmalarına katılmak istemiyorlar.
Milliyetçiler, dilekçe/başvuru (CİMER) gibi düşük maliyetli katılım biçimlerinde yüzde 13,0 ile ortalamaya yakın seyrediyorlar. Fakat yüksek maliyetli ve kolektif katılım biçimlerinde (parti çalışması, sokak eylemleri) diğer grupların belirgin biçimde gerisindeler. Örneğin sokak eylemine katılım oranı milliyetçilerde yüzde 4,2 iken, Atatürkçülerde yüzde 10,4, Sosyalistlerde yüzde 31,1 çıkıyor.
Ortaya çıkan bu çelişkiye dair gözlemlediğim birkaç değerlendirme var:
Kurumsal adres eksikliği: Milliyetçi seçmen özellikle 2016 yılından sonra farklı partilere dağıldı; ortak bir STK ya da parti kanalı üzerinden örgütlenme imkânı zayıfladı. Bu toplamda milliyetçiliğin yayılmasını sağlasa da farklı etkenler yeni partilerin etki alanının kısıtlı olmasına neden oldu.
Sandık merkezli meşruiyet: İktidarın ve genel olarak muhalefetin demokrasiyi sadece sandığa odaklaması ile diğer demokratik kanallar tıkandı. Demokrasiye olan inanç, seçim gününü “yeterli katılım” olarak görme eğilimi ile özdeşleşti.
Düzen içi kalma arzusu: Milliyetçi seçmen sokak eylemleri veya protesto gibi “düzen dışı” katılım biçimlerine çok düşük oranda (%4,2) yöneliyor. Bu, devleti ve düzeni koruma refleksiyle açıklanabilir. Ancak bunun sonucu, kurumsal siyaset dışındaki toplumsal baskı kanallarının zayıflaması oluyor.
Maliyet ve risk algısı: Sokak eylemleri veya teşkilat çalışması gibi zaman/itibar maliyeti yüksek yollar yerine, düşük maliyetli kanallar (oy verme, dilekçe, sınırlı STK katılımı) tercih ediliyor.
Güvensizlik: Milliyetçiliğin farklı partilerde temsil edilmesi (MHP, İYİ Parti, Zafer, kısmen AK Parti) seçmen için güven sorununu artırıyor. Çünkü her parti farklı ittifaklar, farklı politikalar üretiyor ve seçmen için “milliyetçiliğin gerçek adresi neresi?” sorusu belirsiz kalıyor.
Bu belirsizlik, örgütlü katılımın bedelini artırıyor. İnsanlar partiye üye olmayı veya teşkilatlarda çalışmayı “riskli yatırım” olarak görüyor. Yani “yarın bu parti çizgisini değiştirirse ben ne yapacağım?” kaygısı örgütlenmeyi caydırıyor.
Bütün bu bulgular şunu işaret ediyor: Kendini Türk milliyetçisi olarak tanımlayan seçmen kitlesi sayısal olarak oldukça geniş bir çoğunluğu oluşturmasına rağmen, bu toplumsal ağırlık örgütlü siyaset ve sivil toplum kanallarındaki zayıflık nedeniyle seçim dönemleri dışında siyasal gündeme gerektiği ölçüde yansımıyor; dolayısıyla milliyetçiliğin potansiyel etkisi, seçim sonuçlarıyla sınırlı kalan bir görünürlüğe indirgenmiş oluyor.
Türk milliyetçilerinin mesafeli durduğu sivil toplum kuruluşları yalnızca tepki verme değil, çözüm üretme mekanizmalarıdır. Bu alandaki eksiklik, milliyetçi fikirlerin kamu politikaları düzeyinde kurumsallaşmasını sınırlıyor. Diğer yandan sosyal demokratlar ve Kürtçüler, daha yüksek örgütlenme oranlarıyla kamuoyu oluşturma ve gündem kurma noktasında milliyetçilerin önüne geçebiliyor. Bu da sayısal çoğunluğa rağmen milliyetçi hareketin toplumsal etkisini zayıflatıyor.
Milliyetçi hareketin kalıcı etki yaratabilmesi, seçimlerin ötesinde kurumsal kapasite üretmesine bağlıdır. Bunun için sivil toplum kuruluşlarında ve parti-dışı kolektif platformlarda daha güçlü bir varlık göstermek gerekiyor.
Bu çelişkinin aşılması, milliyetçi hareketin demokratik meşruiyetini güçlendirecek ve kalıcı toplumsal etki üretmesini sağlayacaktır. Bu bağlamda:
1. Partilerüstü milliyetçi platformların güçlendirilmesi yoluyla parçalı siyasal adreslerin yarattığı örgütlenme açığının giderilmesi,
2. Düşük eşikli katılım kanallarının (dijital platformlar, kısa süreli gönüllülük projeleri) geliştirilerek bireysel katılım eğiliminin örgütlü hale dönüştürülmesi,
3. Şeffaflık ve hesap verilebilirliğin artırılmasıyla hem parti teşkilatlarına hem de STK’lara yönelik güven sorununun azaltılması gibi yollar milliyetçilerin daha güçlü bir temsile sahip olmalarını sağlayacaktır.
Bu tartışmalar, Türk milliyetçiliğinin siyasal katılım pratiklerindeki asimetrileri ve potansiyelini anlamak açısından önemlidir.
Milliyetçilik yalnızca seçim dönemlerinde sembolik biçimde hatırlanan bir kimlik olmaktan çıksın; demokratik işleyişin sürekliliğini sağlayan kurumsal bir aktör ve toplumsal temsil mekanizması olarak konumlansın istiyorsak, bu tür kurumsal tartışmalara ve ortak platformlara her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olacak.
Not: Bu vesileyle sizleri Milliyetçi Kongre Derneği’nin 12 Ekim’deki 3. Büyük Kongre’sine tekrar davet ediyorum.




















































































































