Sevgili eşimle hafta sonu Ankara dışına çıktık. Şehirden uzaklaştıkça manzara değişti. Yol boyunca memleketin sarısının sarı, yeşilinin yeşil, mavisinin mavi olduğu; kuşların özgürce uçtuğu, yağmurun gönlünce yağdığı nice güzel manzaralar gördük. Yurdumuza uzun zamandır hasret kaldığımız bir bahar gelmişti. Dağlarımızın etekleri yeşermeye başlamış, ovalarımız sarı ışıkla dolmuştu. Yol boyunca aklımızdan tek bir düşünce geçti; kim ne derse desin Türk vatanı gerçekten göz kamaştıracak derecede güzel ama bizim gözümüz kavgadan dövüşten, hayat gailesinden güzellikleri göremez olmuş. Yüreğimiz sıkıntıyla dolmuş.
Oysa bizler Türk vatanını, Türk milletini sevdiğimiz için Türk milliyetçisiyiz. Memleketin yeşil ormanlarından sarı bozkırlarına, ot bitmez kayalıklarından kar kalkmaz dağlarına kadar her zerresini seviyoruz. Burası bizim için bir coğrafyanın ötesinde tarihimizin, mücadelemizin ve varlığımızın mekânı.
Malumdur ki Nisan ayındayız; 23 Nisan var. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” düsturuyla kurulmasının 106. yıldönümündeyiz. Yurdu işgal altındaki Türk Milleti, vatanını kurtarmak için azim ve kararlılıkla mücadeleye girişmişti. Daha önemlisi, o gün Anadolu’da yaşanan işgal sadece askeri değildi.
Egemenlik aynı zamanda ekonomik bir meseledir. Bir milletin toprak üzerinde askeri olarak söz sahibi olması kadar, o toprağın altındaki ve üstündeki kaynaklar üzerinde söz sahibi olması da egemenliğin parçasıdır. Üretim gücü, ticaret dengesi, enerjiye ve hammaddelere erişim; bunların hepsi bir devletin gerçek bağımsızlığını belirleyen unsurlardır.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde yaşanan egemenlik kaybı sadece savaş meydanlarındaki yenilgilerde, anlaşma masalarındaki fiyaskolarda gerçekleşmedi. Anadolu’nun köylerinde, tarlalarında, kasabalarında da hissedilen çok somut bir gerçek vardı.
En çarpıcı örneklerden biri tütün tekeli olan Reji İdaresiydi. 1883’te yabancı sermaye ile kurulan Reji, tütün üretimini, işlenmesini ve ticaretini kontrol altına almıştı. Anadolu’nun dört bir yanında “kolcu” denilen silahlı görevliler dolaşıyordu. Bu kolcular, kaçak tütün aramak bahanesiyle köylünün evini basıyor, harmanını kontrol ediyor, ürününe el koyuyor, çoğu zaman köylülerle silahlı çatışmaya giriyordu.
Tütününü istediği gibi satamayan üretici ya Reji’nin dayattığı düşük fiyatlara razı olacak ya da “kaçakçı” sayılarak cezalandırılacaktı. Bir devletin sınırları içinde bir şirketin silahlı görevlilerinin köy köy dolaşması egemenliğin ne kadar aşındığını gösteren çarpıcı bir tabloydu. Anadolu köylüsü çoğu zaman kendi toprağında kendi ürününü saklamak zorunda kalıyordu. Halil Efe gibi niceleri işte bu Reji İdaresi’nin kolcularına teslim olmayıp kurşun saçıyordu.
Benzer durum maliyede de vardı. 1881’de kurulan Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı’nın dış borçları karşılığında birçok önemli geliri doğrudan kontrol ediyordu. Yabancı alacaklıların temsilcileri, Osmanlı vergilerini topluyor ve devletin mali bağımsızlığını ağır biçimde sınırlıyordu.
Yüzyıllardır “ihsan” diye dağıtılan kapitülasyonlar ise yabancılara tanınan ticari, hukuki ve ekonomik ayrıcalıklar ile Osmanlı’yı adeta yarı-sömürge konumuna düşürmüştü.
Türkiye Büyük Millet Meclisi, işte böyle bir mirasın ortasında ortaya çıktı. “Hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir” sözü yalnız siyasi bir değişimi anlatmıyordu. Memlekete yeni bir baharı müjdeliyordu. Hak edilmiş bir anakronizmle Türkler Ergenekon’dan yeniden çıkıyordu, demirden dağlar yeniden eriyordu.
Milli Mücadele kazanıldıktan sonra Meclis’in ilk işlerinden birisi ekonomik bağımsızlığı da kurmak için çalışmak oldu. 1923’te İzmir İktisat Kongresi ile milli ekonomi hedefi ilan edildi. Lozan Antlaşması ile kapitülasyonlar kaldırıldı. 1925’te köylünün sırtındaki aşar vergisi kaldırıldı, aynı yıl Reji İdaresi 4 milyon lira bedelle satın alınarak millileştirildi. Düyun-u Umumiye’nin devlet gelirleri üzerindeki hakimiyeti sona erdirildi. Böylece egemenlik maliye ve üretim alanında da yeniden milletin eline geçti. Teşvik-i Sanayi Kanunu, İş Bankası’nın kuruluşu, Merkez Bankası’nın açılması ve kademeli millileştirmeler gibi adımlar da bu büyük dönüşümü tamamladı. Bu hamlelerin önemi kriz ortamlarında daha iyi anlaşıldı ancak nihayetinde mirasyediler eninde sonunda ortaya çıktı.
Bugün Reji kolcuları yok, Düyun-u Umumiye de tarihte kaldı. Fakat egemenlik meselesi farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. Yeraltı kaynaklarının işletilmesi, enerji üretimi, maden sahaları ve doğal varlıkların kullanımı giderek daha fazla tartışılıyor.
Muğla’daki Akbelen Ormanı çevresinde yaşananlar bu tartışmanın en görünür örneklerinden biri haline geldi. Milas ilçesi İkizköy ve çevresindeki ormanlık ve zeytinlik alanlar, Yeniköy-Kemerköy termik santrallerine yakıt sağlayan linyit madeni sahasının genişletilmesi için hedef alındı. 2019’dan beri süren direnişe rağmen çeşitli aşamalarda ağaç kesimleri yaşandı. Köylüler ormanlarını, zeytinliklerini ve geçim kaynaklarını korumak için uzun nöbetler tuttu, hukuki mücadele verdi. 2026 başında Cumhurbaşkanı kararıyla aralarında zeytinliklerin de bulunduğu 679 parsel tarım arazisi “acele kamulaştırma” kapsamında maden sahasına dahil edildi. Bu karar bölge halkını derinden etkiledi ve tepkiler hâlâ sürüyor.
Direnişin öncü isimlerinden, İkizköylü Esra Işık, 31 Mart 2026’da acele kamulaştırmaya karşı açılan davada yapılan bilirkişi keşfi sırasında çıkan gerginlik sonrası gözaltına alındı ve aynı gün tutuklanarak cezaevine gönderildi. Tutukluluğuna yapılan itiraz da reddedildi.
Benzer tartışmalar Kaz Dağları’nda da yaşandı. Çanakkale’nin Kirazlı köyü civarında Kanadalı Alamos Gold şirketinin başlattığı altın madeni projesi, 2019’da yaklaşık 400 bin ağacın kesilmesiyle büyük bir çevre krizi yarattı. On binlerce vatandaşın katıldığı “Kaz Dağları Nöbetleri” ülke gündemini haftalarca meşgul etti. Direniş sonucunda proje büyük ölçüde durdu, ruhsat yenilenmedi ancak ekolojik tahribat ve rehabilitasyon tartışmaları devam ediyor.
Artvin Cerattepe’deki bakır madeni girişimleri, Rize İkizdere’deki taş ocağı projeleri ve çeşitli bölgelerdeki altın, bakır veya kömür madenleri de benzer gerilimlere sahne oluyor. Her birinde bir yanda enerji güvenliği ve istihdam ihtiyacı, diğer yanda ormanların, su kaynaklarının, tarım alanlarının ve yerel halkın geleceği yer alıyor.
Yedi yıldır köyünün ve Akbelen Ormanı’nın sesi olan Esra Işık, İkizköy’ün belki de en gençlerinden biriydi. Çünkü köyler giderek boşalıyor. Toprağını, zeytinliğini ve ormanını savunmak çoğu zaman geride kalanlara, yani Yörük analarına düşüyor. Yörük analarının yahut onların evladı Esra Işık’ın bebek katillerine “önder” dediğini zannetmiyorum.
Memleketinin ağacını, toprağını savunan Esra Işık hapisteyken; bebek katilinin doğum gününün kutlandığı eylemleri görmek hepimizin canını ayrıca acıttı.
Zaman zaman bebek katillerine “önder” diyenlerin memleketinin doğasını korumak isteyen eylemleri istismar ettiğini de görüyoruz. Ancak böyle şeyler oluyorsa, sorumluluğunu önce kendimizde aramak gerekir. Çünkü milletin meseleleri sahipsiz kaldığında, o boşluğu başkaları doldurmaya çalışır.
Velhasıl bütün bu tartışmalar aslında tek bir soruya bağlanıyor: Bugün bu memleketin hakimi kim?
106 yıl önce bu soruya Ankara’da ve yurdun dört bir yanında “Türk Milleti” yanıtını verdik.
Bugün aynı soruyu sorduğumuzda aynı yanıtı, aynı netlikte alana kadar mücadele etmek zorundayız.



















































































































