Türkiye’de “Kürt meselesi” adı altında dile getirilen taleplerin demokrasiyle ilişkilendirilmesi, en büyük yanılsamalardan biridir. Gerçekte Kürtçü hareketlerin hiçbiri demokrasiyle bağdaşmaz; demokrasi onlar için bir hedef değil, yalnızca bir maske, dışarıya sunulan bir vitrin ve içerideki çeşitli siyasal grupları yönlendirmek, etkilemek ve gütmek için sallanan bir havuçtur.
Her seçim döneminde yeniden gündeme getirilen “Kürt seçmen” fenomeni, Kürtçü yapıların Türk siyaseti üzerindeki en etkili şantaj aracına dönüşmüştür. Siyasi partiler, demokrasiyle hiçbir biçimde bağdaşmayan bu ağa–maraba ilişkisini meşrulaştırarak söz konusu kitlenin desteğini kazanmak adına sürekli el yükseltir; ancak “Kürt seçmen” olarak tanımlanan bu kitle, o partilere zannedildiği gibi bir destek vermez.
Buna karşılık, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olup yaşamını bu düzlem dışında sürdüren Kürt kökenli insanlar ise tıpkı diğer vatandaşlar gibi siyasal tercihini kendi hayat koşullarına, beklentilerine ve kanaatlerine göre yapar. Bu insanlar için “Kürt kimliği”, bir siyasal bağlılık aracından ziyade, kültürel bir aidiyet olarak varlığını sürdürür; dolayısıyla onların tercihi, etnik yönlendirmelerle değil, bireysel irade ve toplumsal gerçeklik üzerinden şekillenir.
İşte bu ayrım, Türk milletinin sahici demokrasi anlayışı ile Kürtçü hareketlerin araçsallaştırılmış demokrasi söylemi arasındaki farkı berrak biçimde ortaya koymaktadır.
Türk Milleti’nin Demokrasi Anlayışı
Türk milletinin demokrasi anlayışı, zaman zaman kesintiye uğrasa da ağır aksak ilerliyor olsa da hep ileriye gitmiştir.
Türkiye’de demokrasi, Batılıların masa başında çizdiği bir şema değildir; halkın iradesini devletin merkezine taşıma mücadelesidir. 1876’da ve 1908’de Meşrutiyet ile, 1920’de Büyük Millet Meclisi ile, 1923’te Cumhuriyet ile ortaya konulan irade, Türk milletinin kendi kaderini tayin etme hakkını bizzat kendi eliyle almasının ürünüdür.
Bizim için demokrasi, milletten doğar. Devletin meşruiyeti, bu iradenin temsiline dayanır. Askeri darbeler sonrasında bile meşruiyet en nihayetinde demokrasiye dayandırılmak istenir. Türk milleti demokrasiyi, iradesini sandıkta gösterme ve hukukun üstünlüğü altında yaşama olarak anlamıştır.
Kürtçü Hareketlerin Demokrasi Maskesi
Buna karşılık, Kürtçü hareketlerin demokrasiyle kurduğu ilişki sahte ve araçsaldır. PKK, bir terör örgütü olmasının yanında bir tarikat düzenine de sahiptir. Bebek katili Abdullah Öcalan, yalnızca bir elebaşı değil, sorgulanamaz bir “şeyh” konumuna yükseltilmiştir. Onun emirlerini sorgulayanlar örgüt içinde “iç infazlarla” ortadan kaldırılmıştır. Bugün Kandil’de hâlâ geçerli olan düzen, bireyin düşünce özgürlüğünü değil, lidere kayıtsız şartsız itaati esas alır.
Aynı tabloyu DEM/HDP çizgisinde de görmek mümkündür. Batı kamuoyuna demokrasi ve özgürlük söylemleriyle seslenirler; fakat içeride farklı seslere tahammülleri yoktur. Demirtaş’ın bir “demokrasi kahramanı” olarak pazarlanması bu bakımdan büyük bir yanılsamadır. O da bu kapalı, tarikatvari yapının bir müridinden başka bir şey değildir.
Söz konusu hareketler yalnızca bir “lider kültü” etrafında değil, aynı zamanda aşiretçilik ve kapalı cemaat bağları üzerinden şekillenmektedir. Modern toplumların çoğulcu ve yatay yapısıyla taban tabana zıt olan bu örgütlenme biçimi, bireysel özgürlükleri değil, kolektif sadakati esas alır. PKK ve DEM çizgisinde çoğulculuk değil, tek tip kimlik dayatması söz konusudur. Çeşitliliği çoğaltmak yerine tek bir kimliği kutsallaştıran bu anlayış, demokrasinin temel ilkeleriyle bağdaşmaz.
Nitekim Kürtçü hareketlerin aşiretlerle ve tarikatlarla zaman zaman çıkar çatışmaları nedeniyle sürtüşmeleri olsa da yapısal bir çatışması yoktur. Aksine bu yapılar zamanla özellikle PKK için hem insan kaynağı hem de finansman sağlayan mecralara dönüşmüştür.
Böylelikle aşiretçilik ve tarikat ilişkileri, otoriter eğilimlerin yeniden üretildiği alanlar olarak Kürtçü hareketin bünyesine eklemlenmiştir.
Kuzey Irak: “Hanedan”cılık Oyunu
Kuzey Irak’taki Barzani düzeni, başka bir açıdan bu hakikati teyit eder. Yıllardır aile içi iktidar devriyle süren bu yapı, aslında bir hanedandan farksızdır. Aşiret bağları siyasetin merkezindedir ve siyasal sadakat, bireysel tercih ya da özgür iradeden çok, aşirete bağlılık üzerinden tanımlanmaktadır. Barzani ailesi iktidarı kuşaktan kuşağa aktararak demokratik bir yönetimden ziyade patrimonyal bir sistem inşa etmiştir. Bu yapı içinde muhalif Kürt hareketleri ya marjinalize edilmiş ya da sert yöntemlerle bastırılmıştır.
Basın ve muhalefet üzerinde uygulanan baskılar, muhalif gazetecilerin ve siyasetçilerin susturulması, seçimlerin bir formaliteye indirgenmesi ve ekonomik kaynakların hanedan çevresinde yoğunlaştırılması, bu düzenin gerçek mahiyetini ortaya koymaktadır. Özellikle petrol gelirleri ve dış yardımlar, topluma adil biçimde dağıtılmak yerine hanedanı ve hanedana yakın olanları besleyen birer rant kaynağına dönüşmüş; bölge halkı işsizlik ve yoksullukla karşı karşıya kalırken, iktidar çevresi lüks ve ayrıcalıklı bir yaşam sürdürmüştür.
Bu yönüyle Barzani düzeni, Orta Doğu’daki monarşik hanedanlarla benzerlik gösterir; görünüşte seçimler yapılır, fakat fiilen iktidar aile içinde devredilir.
Uluslararası aktörlere “Kürdistan Bölgesel Yönetimi” adı altında demokratik bir vitrinde sunulan bu rejim, içeride kabileci-otoriter bir düzen olarak işlemekte; modern devlet ve toplum düzeninin gerektirdiği çoğulculuğu üretmekten tamamen uzakta kalmaktadır. Bu durum, Kürtçü hareketlerin demokrasi iddiasının, aslında ekonomik çıkarlar ve aşiret bağları üzerine inşa edilmiş bir yanılsamadan ibaret olduğunu açık biçimde göstermektedir.
Sopanın Ucundaki Havuç: Demokrasi
Kürtçü hareketlerin demokrasiyle kurduğu ilişki samimi değildir. Demokrasi, bu hareketler için bir amaç değil, yalnızca bir araçtır. Dışarıya, özellikle Batı kamuoyuna “meşruiyet” gösterebilmek için kullanılan bir vitrin işlevi görür. İnsan hakları, özgürlük ve eşitlik gibi kavramlar, uluslararası destek devşirmek için sürekli gündeme getirilir. Ancak içeride durum tam tersinedir: Sorgulanamaz emirler, infaz kültürü, aşiret bağları ve hanedan ilişkileri siyasal hayatı belirler. Çoğulculuk söylemde vardır ama pratikte yoktur.
Bu açıdan demokrasi, Kürtçü hareketlerin elinde bir siyasal ideal değil, konjonktürel bir retorik, sahte bir meşruiyet aracı haline gelmiştir. PKK’da lidere kayıtsız şartsız bağlılık, Barzani düzeninde hanedan çıkarları, DEM çizgisinde etnik kimlikçilik… Hepsinin ortak noktası, “demokrasi” kavramını yalnızca uluslararası kamuoyuna sunulacak bir vitrin olarak görmeleridir. İçeride ise demokrasi, halkın özgür iradesini değil, dar kliklerin otoritesini pekiştiren bir araçtan ibarettir. Kısacası demokrasi onlar için, bazı kesimlerin önüne sallanan bir havuçtan başka bir şey değildir.
Bu tabloyu bütüncül olarak değerlendirdiğimizde, Kürtçü hareketlerin demokrasi iddialarının sahici bir yönünün olmadığı; hem örgütsel hem de bölgesel düzeyde yalnızca araçsallaştırıldığı görülür. Bu nedenle, yarın kurulacak bir ‘Kürdistan’ın demokratik olacağına dair beklentiler, gerçeğe aykırıdır.
Olası Bir Kürt Devletinin Rejimi Ne Olur?
Varsayalım ki Kürtçü hareketlerin hayallerindeki “Kürdistan” kuruldu. Böyle bir yapının demokrasiyle yönetileceğini düşünmek, siyasal gerçeklikten kopuk bir safdillik olur. Çünkü ortada çoğulculuğu, farklılıkların bir arada yaşamasını ya da özgür iradenin temsiline dayalı bir zihniyet yoktur. Aşiretlerin ve hanedanların hâkim olduğu, lidere mutlak itaati esas alan, farklı sesleri bastıran bir toplumsal düzenin demokratik bir siyasal rejim üretmesi imkânsızdır.
Orta Doğu’nun siyasal tarihine bakıldığında bunun istisnası bulunmaz. Irak’ta, Suriye’de, hatta Körfez monarşilerinde görülen yapıların tamamı, modern devlet formuna bürünseler bile kabileci ya da otoriter mantığın dışına çıkamamıştır. Kürtçü hareketlerin, bu genel manzaradan farklı bir tecrübe üretmesini mümkün kılacak bir zihniyet birikimi ve ulus-devlet inşa etme kapasitesi de mevcut değildir. Zira hareketin iç dinamikleri, çoğulculuğu beslemek yerine tek tip kimlik dayatmasını; özgür iradeyi teşvik etmek yerine lidere bağlılığı; kurumsal inşa ve hukuk düzeni üretmek yerine aşiret bağlarını kutsallaştırmayı esas almaktadır.
Böyle bir zeminde kurulacak “Kürdistan” adı altındaki yapı, dışarıya demokrasi vitrini sunmaya çalışsa da içeride otoriterliğin en katı biçimlerini yeniden üretecektir. Bu nedenle, Kürtçü hareketlerin demokrasi vaatleri, pratikte gerçekleşmesi imkânsız bir yanılsamadan ibarettir.
Türk Milleti Açısından Hakikat ve Çözüm
Dolayısıyla bu yapılarla iş birliği içerisinde olan siyasilerin hevesleri “demokratikleşme arayışı” olarak görülmemelidir. Gerçek, tam aksine, demokrasi maskesiyle kamufle edilmiş otoriter projelerdir. Bebek katili Öcalan’dan Barzani hanedanına, DEM kadrolarından aşiret düzenlerine kadar bütün bu yapılar, demokrasiyi sadece bir kılıf olarak kullanmaktadır.
Buna karşılık Türk milletinin yapması gerekenler açıktır. Her şeyden önce kendi tarihsel-demokratik tecrübesini sahiplenmek, onu sahici bir zemin olarak sürekli diri tutmak gerekir. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e uzanan süreç, hakiki demokrasinin ancak millî iradeye dayanarak var olabileceğini kanıtlamıştır. Bu mirasın bilinci canlı tutulmadıkça, sahte demokrasi iddialarının toplumda karşılık bulmaması mümkün değildir.
Öte yandan, demokrasiyi istismar eden yapılara en güçlü cevap, hukuk devleti ilkesinin kararlılıkla korunmasıdır. Türk milletinin iradesini temsil eden devlet, şeffaf ve hesap verebilir oldukça; kurumlar hukuka ve adalete yaslandıkça, tarikatvari örgütlenmelerin toplumsal alanda kök salması engellenecektir. Hukukun üstünlüğü, demokrasiyi bir maske olarak kullananların karşısındaki en sağlam kalkandır.
Bununla birlikte, genç kuşaklara demokrasinin millî bir değer olarak aktarılması büyük önem taşır. Eğitim yoluyla Türk tarihindeki özgürlük mücadeleleri, millet iradesi kavramı ve Cumhuriyet’in demokratik kazanımları canlı birer örnek olarak öğretilmelidir.
Demokrasi, soyut bir kavram değil, toplumun ortak hafızasında yerleşik bir tecrübe haline geldiğinde, istismar edilemez bir kuvvet kazanacaktır. Ayrıca, sahici bir sivil toplumun güçlendirilmesi de zaruridir. Türk milliyetçilerinin değerlerine dayalı, şeffaf ve katılımcı sivil toplum yapılanmaları, toplumun fikrî savunma hattını oluşturur. Kürtçü hareketlerin demokrasi kavramı üzerindeki tekeline karşı en etkili mücadele, milli bir sivil toplumun inşasıyla verilecektir.
Uluslararası kamuoyunda hakikati anlatmak da ihmal edilmemelidir. PKK’nın tarikatvari düzeni ve Barzani hanedanının otoriter yapısı, diplomatik temaslarda, akademik çalışmalarda ve medya üzerinden sürekli teşhir edilmelidir. Böylelikle Batı’ya sunulan sahte “demokrasi maskesi” düşürülür ve gerçek yüzleri ortaya konulur.
Bunun yanında, demokrasinin istismar edilmesini engellemek için medya ve dil politikalarının önemi göz ardı edilmemelidir. Millî basın, kavramları doğru çerçeveleyerek “demokrasi”nin içinin boşaltılmasına izin vermemelidir. Ayrıca, Kürtçü hareketlerin sahte demokrasi iddialarını deşifre edecek akademik üretimlerin –araştırma merkezleri, seminerler, yayınlar– desteklenmesi, fikrî mücadelenin kalıcı hale gelmesini sağlar.
Nihayetinde “millî-demokratik düzen”in korunması sadece devlet kurumlarının değil, bireylerin, ailelerin ve yerel toplulukların da sorumluluğudur. Toplumsal dayanışma, demokrasiyi gerçek bir güç haline getiren en önemli unsurdur.
Dolayısıyla mesele yalnızca Kürtçü hareketlerin teşhiri değildir. Asıl mesele, Türk milletinin kendi demokratik tecrübesini diri tutması ve onu sürekli olarak yeniden üretmesidir. Bu, yalnızca devletin değil; üniversitelerin, medyanın, sivil toplumun ve her bir yurttaşın ortak vazifesidir.
Demokrasi bu topraklarda köksüz bir ithal malı değil, Türk milliyetçilerinin mücadelesiyle anlam kazanmış bir değerdir. Türk milletinin demokrasi anlayışı gerçekçidir; Kürtçü hareketlerin demokrasi iddiaları ise maskedir. O maskeyi düşürmek yalnızca güvenlik tedbirleriyle değil; hukukla, eğitimle, sivil toplumla ve uluslararası alanda yürütülecek kararlı bir fikrî mücadeleyle mümkündür. Hakiki çözüm, Türk milletinin kendi demokratik tecrübesini güçlendirmesi ve sahte demokrasilerin maskesini sürekli düşürmesidir.
Çünkü demokrasi, Türk milletinde iradenin tecellisidir; Kürtçü hareketlerde ise lidere itaattir. Bu iki anlayışın ortak bir zeminde buluşması mümkün değildir. Türk milletinin demokrasiye yüklediği anlam, yalnızca siyasî bir tercih değil, aynı zamanda kültürel ve ahlâkî bir görevdir. Demokrasiyi korumak, devletin ve toplumun ortak sorumluluğudur; bu görev ihmal edildiğinde, sahte demokrasilerin maskesi toplumun önüne yeniden sürülmeye çalışılacaktır.




















































































































Düşüncenize katılıyorum. Bu iktidarla doğru yolu bulmak imkansız. Erken seçim ve Atürkün çizdiği yolu takip eden yeni bir düzen kurmak lazım.