Ömer Seyfettin'e Türklük çocukluğunu hatırlatır. Türklük deyince çocukluğunda oyun icabı kan kardeşi oldukları Mıstık'ın, kuduz bir köpeğin önüne atlayarak canını feda ettiği, onu kurtardığı sahne gözünde canlanır. Sonra devam eder:
Ve kavmiyetimizden, hadsî Türklük'ten uzaklaştıkça, daha müteâffin derinliklerine yuvarlandığımız karanlık uçurumun, bu ahlaksızlık ve bozukluk, vefasızlık ve hodgâmlık, âdîlik ve miskinlik cehenneminin dibinde meyus ve sartlaşmış kıvranırken, saf ve nurdan mazi, kaybolmuş bir cennetin hakikatten uzak bir serabı halinde karşımda açılır... Beni mütesellî ve mesut eder. Saatlerce Mıstık'ın hatırasıyla, bu muazzez ve necip matemin eskiyip unutuldukça daha ziyâde kıymeti artan tatlı ve mahzun acısıyla mütelezziz olurum...
Bana da İslam ve İslam'a dair her şey babaannemi hatırlatır, düşündürür. Hala sağ, yaşıyor ve ne zaman arasam bol dua ediyor. Birazdan Ramazan'ını kutlamak için arayacağım, bol bol dua edip beni gülümsetecek. Biraz ona ve dualarına dair düşününce bu yazıyı yazmak istedim.
Vaktiyle bir proje kapsamında çok hızlı bir şekilde dua metni yazmam gerekmişti. Rahmetli Tanju ağabeyle ortak işimiz. Tanju ağabey çok gergin çünkü projeyi veren kurumun başında epey dinci bir adam var. "Bu bizim seküler Bahadır şimdi bir çuval inciri berbat eder" gerginliği yaşıyor. Metni yazıp verdim, o da sundu. Adam poker suratıyla soruyor: "Tanju Bey, bu metni kim yazdı?" Tanju ağabey hık-mık diyerek konuyu geçiştirmeye çalışıyor, zira adam sevmiş mi sövecek mi anlamamış. En son şunu duyunca rahatlıyor: "Özellikle dua kısımlarını yazan arkadaşla tanışmak istiyorum. Alnından öpüyorum."
Adam neden o kadar sevmişti? Babaannemin kafiyeli dualarını taklit etmiştim çünkü. Onun sehl-i mümteni samimiyetini, bir tür yapay zeka programı imişim de külliyatı tarayıp, ortak örüntüleri bulup benzerini yaratıyormuşum gibi taklit etmiştim. Çok da sevilmişti. Hatta projeye dahil olan bir başka ağabey, şimdi ismini vermeyeyim, benim irticalen yazdığım duayı irticalen bestelemişti, herkes eskiden kalma, otantik bir dua zannetmişti.
O dualar üzerine düşününce, en sık tekrarladığı duanın "Veysel Karani'ye yoldaş olasın" olduğunu fark ettim. Neden, onca meşhur ve mübarek figür varken özellikle Veysel Karani'nin üzerinde duruyordu? Yunus, "Urum'da Acem'de aşık olduğum / Yemen illerinde Veysel Karani" diyordu ya. Bu dizeler, zannediyorum ki, Anadolu'da doğmamış, bugünkü Türkmenistan civarında doğmuş ve kuzeye, Tatar coğrafyasına bile yayılmış:
Her seher vaktinde kalkıp gezerdi
Yabanı yazını seyran iderdi
Adeti bu idi deve güderdi
Arap çüllerinde Veysel Karani
Zannediyorum ki Türkler, İslam'la tanıştıklarında Veysel Karani anlatısına bir yakınlık duymuşlar. Çünkü Türkler Arap değiller - İslam'a girseler dahi onları kategorik olarak ikinci sınıf gören bir zihniyet var. Sahabelerden çok, peygamberi çok sevse de göremeyen Veysel Karani'yi sevmişler. Mahdumkulu bile "Veysel Kara"yı anıyor:
Dert ile bu ýüregim her lahza ah kyldy niçe,
Ahymyň dermany owwal Abdylla, Weýsel hoja,
Her zaman mahy-jemalyň düýşüme girmez gije,
Galar ol bu munça kim janymda arman, Ýa Resul.
Yüzünü göremediği Resul'un armağanıyla avunan Veysel Karani, Mahdumkulu'nun Türkmen yüreğini asırlar sonra etkilemeye devam etmiş. Hülasa, Türk-İslam kültüründe Veysel Karani, bir sevgi figürü. Hikayesi, bütünüyle sevgi anlatısı. Bozkırın neşeli, ibadete meyyal olmasa da sevgiye meyyal Türkleri, İslam'ı bu yönüyle anlamış, sevmiş, benimsemişler. Belki kolektif bilinçaltlarındaki deniz arzusu ve tutkusuyla birleşmiş - denizi ararken peygamberi denizin cisimleşmiş hali görmüşler:
Men urgileyin hoş keremindin senin Allah
Bir katre katırgil minge derya-yı Muhammed
Fakat şimdi etrafıma bakınca o sevgi dolu dili göremiyorum. Çocukluğumda katıldığım sohbetlerde din; namaz kılmak, oruç tutmak, baş örtmek, sağ ayakla girmek, sol elle taharetlenmek değildi. Belki "medeniyet"le geç tanışmamızın en büyük hediyesi buydu biz Avşarlara, dinlediğim hikayeler hep sevginin, fedakarlığın, idealizmin temel motif olduğu "maceralar"dı. Tabii bir de kahramanlıklar - Avşar köylerinde belli bir yaşın üstündeki herkes Ali'yi ve Hamza'yı bizim oralarda yaşamış Avşar büyükleri zanneder hala. Şimdi bunlar yok.
Ne var peki? Tumturaklı, sevimsiz, yoz, buyurgan ve hikayesiz bir din anlatısı var. İnanıp inanmamak da önemli değil benim gözümde. Bin yıllardır insanlar en güzel şiirlerini, en büyük mimari eserlerini, en latif resimlerini hep dini bir saikle yaratmışlar. O estetikten etkilenmemek mümkün değildir. Mesela Alevi değilim ama Alevi deyişleri dinlemeden bir gün bile geçiremem, onlardaki sanat, Türkâne sanat, içimdeki Türkçe pusulasını sıfırlıyor, sapmaları engelliyor çünkü.
Bugün içinde dinî bir söz geçen konuşma dinleyince irkilen milyonlar var. Bunların hiçbirisi "gavur" menşeinden değildir. Bunlar aynı benim gibi babaannelere sahip milyonlardır. Neden irkiliyorlar? Neden, korkmayı, sevmemeyi bırak tiksintiyle doluyorlar? Sorumlusu sizsiniz. Kültürümüzün dinî bileşenlerini itikadî cihetten değilse de kültürel cihetten benimseyemiyorsa kuşaklar, hatta "seküler milliyetçi" Bahadır'ın ağzından Arapça kökenli sözcük duyunca onu bile eleştiriyorsa, sorumlusu sizsiniz. Şeyh Galip'ten beslenemiyorsa mesela, Şeyh Galip'in yerine ne idüğü belirsiz çığırtkanları koyup "tasavvuf edebiyatı budur" diye böbürlenen siz İslamcılar yüzünden oluyor bu.
Yirmi beş yıldır iktidardasınız, bir tane büyük kaleminiz çıktı mı? Bir hattatınız yetişti mi? O "kavmiyetçidir" diye aşağıladığınız Arif Nihat Asya ayarında naat yazabiliyor mu yetiştirdiğiniz çocuklar, kokain partilerinden fırsat bulabiliyorlar mı? Selimiye'ye bile siz düşmanlık ettiniz de biz savunduk "ecdad"ın hatırasını. Yirmi beş yıldır müthiş imkanlarınız var ve şöyle düşmanın bile kalbine dokunacak bir mısra yaratamadı dalkavuklarınız. En fazla bizim olanı alıp bozdunuz, mesela Dombra'yı.
Bu beceriksiz, zevksiz, haris ve hırsız güruha doğan tepkide tek üzüldüğüm şey bu, onların surette sahiplenip hakikatte yok ettikleri eski kültürümüz Türklerin gözünden düşüyor. Onun içindeki güzellikleri dönüştürüp, geliştirip yeni "seküler düzen"de kıymet arz eden bir hale koymak gerektiği halde, ona büsbütün kayıtsız, hatta düşman olan nesiller yetiştirdiler. En büyük zararları da bu oldu - gazel dinlemek, tezhiple ilgilenmek, en ateist Batılı ediplerin yaptığı gibi kutsal kitabından sahneleri mesela resmetmek, şiire, edebiyata aktarmak imkansız hale geldi.
Ben yine de babaannemi seviyorum. Onun hesapsız, ihalesiz, emirsiz, yasaksız, yalnız sevgi dolu imanının neresinden şikayet edeyim? Veysel Karani'ye yoldaş olacağımı düşünmüyorum (Yemen'e gidilmez şu sıralar), ama onun bana böyle dua etmesi güzel değil midir? Babaannenize değil, onun temiz imanını istismar edip, o hikayeden şeytani bir düzen çıkaranlara düşmanlık edin.



















































































































