Hakim mevkideki bir sırttan, küçük bir köye kıvrım kıvrım giden yolları hiç geceleyin izlediniz mi? Bu yazıyı okuyorsanız izlemiş olma ihtimaliniz düşüktür; zira okuyucularımın çoğu için köy epey uzak, müphem, belirsiz bir siluetten ibaret. Fakat ben çok kereler bu fırsatı buldum. O unutulmuş yollardan iki, üç saatte bir araba geçer. Arabanın farları o kadar geniş bir alanı aydınlatır ki şaşırırsınız. Şehir içinde pek de dönüp bakmadığımız, ehemmiyet vermediğimiz araba farları, o mutlak karanlığın içinde yalancı bir çift güneş gibi ormanı yahut çıplak tepeleri ışıtır. Bilmem pavyondan mı, düğünden cenazeden mi yahut geceye sarkmış bir işten mi dönen o köylünün külüstür arabası bile, yabaniliğin içinde medeniyetin sipsivri kontrastı olarak insanın gözünde büyür; ne büyük işler başardığımızı, karanlığı nasıl aydınlattığımızı düşündürür.
Hayatımda şahit olduğum en koyu karanlığa yine bir köy yolunda maruz kalmıştım. Aysız ve bulutlu bir gecede, yıldızlar bile yokken, amcamla birlikte komşu köyden kendi köyümüze yürüyorduk. Karanlık ışığın yokluğu değildi o yolda, cismi vardı – eskilerin esîr dediği cinsten gaz-su arası bir varlık ağzımıza, burnumuza, kulaklarımıza doluyordu. Bizim dağların azman cinsinden dev köpekleri karanlığın içinden havlıyorlar, epey nadiren geçen arabaların ışığında yolumuzu ve peşimizdeki köpekleri birkaç saniye görebiliyor ve devam ediyorduk. Cisimleşmiş karanlığın kuşatmasında epey korktuğum köpekleri duyuyor ancak asla göremiyor olmak, saldırsalar saldırı anını fark edip korkamayacak kadar çaresiz olmak belalı bir histi. Cin Düğünü’ndeki İsra o gecenin hikayesidir.
O gecenin ertesinde bulutlar dağılmıştı. Amcamla kapının önüne sigara içmeye çıktık. Bir an gözlerimiz yukarıya takıldı – yıldızlar! Ne çok yıldız vardı? Ortalarından bir ışık huzmesi de geçiyordu göğün yayı boyunca. Acaba deprem mi olacaktı? İkimiz de epey tuhaf bulmuştuk gökyüzünün halini. Dedemi uyandırdık; aksiliği ve küfürbazlığıyla meşhur, epey sert bir adam olan dedemi uykusundan kaldırmak bizim küçük ailemizde haber değeri taşır. Fakat gökyüzündeki tuhaflık onu uykusundan kaldırıp sormamızı gerektirecek kadar ilginç ve müthişti; biliyorsunuz müthiş etimolojik olarak “korkutucu” demektir. Dedem gökyüzüne baktı ve neyin karşısında dehşete düştüğümüzü anlamadı. “Yıldız işte” dedi, “ben anamdan doğduğumdan beri var.” Biz, aysız ve berrak bir gecede, köy merkezinden uzaktaki kuytu evimizin önünde, medeniyetin ışıkları olmadan ilk defa Samanyolu’nu görmüştük. Dedem çok görmüştü ve bizim şaşırmamızı anlamıyordu. Hem sigara içmemize hem cahilliğimize hem onu durduk yere uyandırmamıza okkalı birkaç küfür savurduktan sonra uyumaya gitti. Yıllar sonra, İsimsiz Dağların Tanrısı’nda dedeme “ağır kağnısının yükü Kehkeşan” demiştim bu sebepten, beni -kendisi farkında olmadan- Samanyolu’yla tanıştıran insan olduğu için.
Geçtiğimiz günlerde birkaç dostumla “kendi dağımız”a gittik. Ay doğmamıştı, karşı köyde kalmış iki üç hanenin ışığı yanmıyordu. Samanyolu bütün heybetiyle üstümüzdeydi, saatlerce izledik. Bu karanlığı ve aydınlığı o zaman düşündüm, fakat siyasi hayatın hayhuyundan ötürü ancak şimdi yazacak fırsatı buldum. Medeniyet, elbette, büyük işler başarmamızı sağladı – bağıra bağıra ölmememizin müsebbibi, velinimetimizdir. Ancak medeniyetimiz aynı zamanda Samanyolu’ndan uzakta büyümemize neden oluyor. Analarımız doğmadan evvel doğmuş ve ne insan ne anlam varken aynı güzellikle ışımaya başlamış o yıldızlardan mahrum kalıyoruz. Teknolojimiz ve hayal gücümüzün tamamını seferber etsek o anlamsız güzelliğe nazire dahi yapamayız, o kendiliğinden var olmuş güzellik müthiş bir rastgeleliğin eseri ve ne fosil yakıt yakmamıza ihtiyaç duyuyor ne yenilenebilir enerji tartışmaları tetikliyor. Epey milyar yıl daha öylece yanmaya ve güzelliğini sergilemeye kararlı. Virüslerden, bakterilerden medeniyet sayesinde kurtulduk ama, yıldızlardan da mahrum kalıyoruz. Bu becayişi düşünüyorum.
Çok kimseye hayranlık duyarım ama bugünün popüler tabiriyle “hayran” olabildiğim ikonik karakter yok gibidir. Yani güzel bir cümleyi yazan insanın zekası ve inceliğine o an hayran olurum – fakat “kimin hayranısın” diye sorarsanız Nedim gibi (sen ne camın mestisin, aya, kimin hayranısın?) verecek cevap bulamam. Mutlaka bir cevap vermek zorundaysam herhalde Cincinnatus yahut Diocletian gibi birini örnek veririm. (Neden İbrahim Ethem değil? Hem hükümdar veliahtı olduğuna dair hikaye yalan -yani hakiki iktidarı hiç tatmamış- hem de Buda’ya çok benziyor.) Diocletian tam olarak bizden biri; soylu değil. Emeği ve zekasıyla yükselmiş, imparator olmuş. Görevini ifa ettikten sonra hayalini kurduğu küçük saltanatı gerçekleştirmek için imparator makamını bırakıp bir villaya yerleşiyor ve orada bahçesiyle meşhur oluyor. Kendisine sair siyasi sebeplerden ötürü tekrar Roma siyasetine dahil olması gerektiğini söyleyen birine cevabı müthiş: “Eğer kendi ellerimde ektiğim lahanayı imparatoruna gösterebilseydin, buranın huzur ve mutluluğunu asla tatmin edilemeyecek bir hırsın fırtınalarına değişmemi kesinlikle isteyemezdi.”
Yaş aldıkça ars longa, vita brevis şiarını çok daha iyi anlıyorum. Okunacak onca kitap, peşine düşülecek onca soru var. Öyle sorular ki cevabı kimsenin umurunda değil. İşe yaramaz, derde deva olmaz. Ancak benim umurumda ve bundan çok zevk alıyorum. Küçük bir köy evinde, bahçemle meşgul olsam diyorum. Elimden iş geldiğinden de değil ha; bu işe girişsem aç kalacağımı bilecek kadar rasyonelim hala. Ama o köy evinde, adını yalnız benim ezbere bildiğim Alman oryantalist başka Hafız şiirleri çevirmiş mi diye tomar tomar kitap karıştırmak hayali aklımdan çıkmıyor. Şu günlerde akşamları kiminle otursam ezberden birkaç şiir okuduğumu, hatta misafirleri dinlemeye zorladığımı fark ettim. Kimisi bundan hoşnut oluyor kimisi olmuyor. (But you don’t really care for music, do you?) Kafa dengi misafirlerime kendi yetiştirdiğim domatesleri övdükten sonra von Bodenstedt çevirilerini ezbere okusam – çok şey mi istiyorum?
Yıldızlara dönelim. Adam “Görünen yıldız değil yer yer delinmiştir felek / Gün yüzünün hasretiyle tir-i ahımdan benim” diyor. Bunu, kelimeleri açıklamak zorunda kalmadan tek seferde söyleyip, tek seferde -yalnız lafzıyla değil, icadın uyandırdığı haşyet hissini paylaşarak- anlaşılmak. O düşüncede -ki Necati Bey Türkmen övmede en ileri şairimizdir- asırlar önce Demirkazık’ı, tanrıların atlarını bağladıkları bir kazığın gökyüzünün çadır bezinde açılmış bir delik tahayyül eden Türk’ün devamlılığını görmek sonra. Demirkazığı bugün Venüs dediğimiz Çolpan’la karıştırıp, gökyüzünde devamlı hareket eden Çolpan’a uyarak yön bulmaya çalışarak Türkmen çöllerinde belaya uğrayan kervancılara atfen yıldızın adını Kervankıran adını takan güzelliği konuşmak.
Bunu yapamıyoruz. Neden? Çünkü siyaset yapmalıyız, çünkü mücadele etmeliyiz. Çünkü bunu yapma hakkımızı bizden aldılar. Kızağa koşulmuş köpeklerden daha çok çalışıyoruz ve ilk tipide azıkları bitince bizi vurup yiyorlar. Bizi vurup yiyorlar ve yağımız yok diye kendileri de gıdasız kalıp ölüyorlar. Çok meraklıysanız buna Tavşan Kıtlığı denir; uzun süre yalnız tavşan gibi yağsız hayvanların etini yediği için karnı doysa da yağ eksikliğinden ölür insanlar. Kutup seyahatlerinde köpeklerini yemek zorunda kalan kaşifler de bu akıbete uğramış. AKP bir büyük keşif peşinde de değil sırf bizden nefret ettiği için etimizi yiyor – kendisi de büyüyor, serpiliyor değil. (Neydi? “Ne kendi etti rahat ne alem buldu huzur…”) Bununla kavga etmemiz lazım, bu yüzden asıl arzuladığımız işlerle değil, siyasetle meşgul olmamız lazım.
Mutsuzum. Ancak kılma derman kim helakim zehri dermanındadır. Bu mutsuzluk kendime güvenmemi sağlıyor. Çünkü siyaset bana ne getirirse getirsin mutsuz olacağımı biliyorum. Bahçeme gidip domates yetiştirmek için can atacağımı biliyorum. Yıldızları seyredip, o hayali tuvalde daha önce çekilmemiş yerlerden, açılardan çizgiler çekip kendime takımyıldızlar yaratmak istediğimi biliyorum. Bozulmamanın yegane reçetesi bu – sevmemek. O asla tatmin edilmeyecek hırsı sevmemek, yalnız görev icabı tahammül etmek ve görevin muvakkat kayıtlı olmasıyla teselli bulmak.
Yakılmak üzereyken odun demetine çalı çırpı atan ihtiyar kadına “O sancta simplicitas!” diyerek gülümseyen Jan Hus’u anlıyorum. Bu hayattan bütün talebimiz, tabiatın sevdiğimize vermeye değer bir çiçek bitirmesiydi Reyhani gibi – bunu bize çok gördüler. Coşkun sular gibi dolanacak, firkatten firkate ulanacak, mütevazı Türkmenler olarak yıldızlara, mevsimlere, gün yanığına, ay ışığına alışıp yaşayıp gidecektik. Kutsal yalınlığı tecrübe edecektik. Bunu bizden çalanlara öfkemiz, hazzı ertelememizi sağlıyor. Çünkü He that is strucken blind cannot forget the precious treasure of his eyesight lost.
M. Bahadırhan Dinçaslan




















































































































Kızılelmamız, domatesimiz. Bizim köyde domatis derler ya, daha güzel.
Çok güzel bir yazı. Kalemine sağlık üstad.
Yazının belagatini, fısıltıyla öfkeden köpürme arasında salınan tonunu, metnin nüvesinde yer alan "tabiattan uzak kalışın doğurduğu hasret" gibi çiğnenmiş bir konuda virajları bu kadar iyi alınmış geçişleri yahut hatıra-izlenim-siyaset katmanlarının birbirine yedirilişini övebilirim. Sanırım, yine de, Bahadırhan Bey'in yazılarındaki çıpa o değil. Bu yazıda da zikrettiği "haşyet" hissini duymadığı bir yazı yazmaması. Yanlış anımsamıyorsam şu mealde bir şey söylemişti: "Her metinde okurlara yeni bir merak alanı, bir hayret noktası, hiç olmazsa enteresan bir bağlantı sunacağım." Sözünün arkasında olduğunu görmek ve işe yaramayacak, bir derde deva olmayacak şeylere heyecanlandığını okumak bizi mesrur ediyor.