Millete rağmen milliyetçilik, bizim Türk milliyetçilerinin epeydir aşina olduğu bir problemdi. Kimimiz bu çelişki yahut açmaz gibi görünen fenomene dair tutarlı açıklamalar getirdik, kimimiz umursamadık ve fiilen meşgul olduğumuz işe devam ettik, kimimiz bu çelişkiden beslenir hale bile geldik! Fakat uzun süredir var olsa da son ihanet süreciyle artık kimsenin inkar edemeyeceği kadar görünür hale gelen bir başka problem artık ufkumuzda değil gözümüzün önündedir: Devlete rağmen milliyetçilik.
Ben “millete rağmen milliyetçilik” problemini milliyetçiliğin işlevine odaklanarak çözüyordum: Milliyetçilik şayet milletin için en doğruyu bulmak ve uygulamak ise bu en doğrunun tanımı demokratik değildir. En doğruyu bilime, ideolojiye, ahlaka ve estetiğe başvurarak tespit edebiliriz – kitlelerin görüşüne değil. Akabinde kitleleri bu tespite ikna etmek, onları sevk ve idare etmek gerekir – benim tutumun özetle buydu. Devlet probleminin ise farkındaydım, o yüzden sürekli olarak güç dengeleri yaratan mekanizmaları ve küçük devleti savunuyor, devletçi-devlet kutsallaştıran bakışı ise lanetliyordum. Başımıza bir felaket geldiğinde dahi işe yaramayan bir devleti eleştirdiğim için “milliyetçi”lerin bir kısmından küfürle karışık eleştiriler aldığım hala aklımda – deprem olduğunda devlet açıkça milletinin aleyhine çalıştı ve bunu dahi savunan birtakım milliyetçiler, “millete rağmen milliyetçilik” ve “devlete rağmen milliyetçilik” probleminin melezleştiğinin en büyük deliliydi.
Lafı uzatmanın lüzumu yok, İslamcı-Kürtçü ittifakının ele geçirdiği devlet çok uzun süredir Türk varlığına ve kimliğine savaş açmış halde. Sıkıştığında bundan geri durmuş gibi yapıp, Türk sembollerine sığınması kimilerini aldattıysa da Türk milliyetçilerini asla ikna etmedi. Uzun yıllardır ilmek ilmek dokunan bu ağ nihayet Türk’ün başına geçti. Türk katillerini şereflendiren ve Türklere dayağı, mahpusu, takibatı layık gören bir devletle karşı karşıyayız. 16 Türk devletini onurlandıran forsun üstüne oturan şahıs durmadan Türklere Kürt ve Arap isimli iki kavmi ortak çıkarmaya çalışır ve umum Türk düşmanlarına her türlü meşruiyeti sağlarken bu işin adını doğru koymamak, düşmanı doğru tespit etmemek anlamına geleceğinden Türk milliyetçiliğinin, dolayısıyla Türk milletinin yenilmesine neden olacaktır. O halde soru şu: Devlet Türk düşmanı iken ne yapmalı?
Dede Korkut’ta esir düşen Salur Kazan, bir Türkmen çobanı tarafından kurtarılır. Fakat Kazan, basit bir çoban parçası tarafından kurtarılmış olmasının beyler nezdinde aleyhine kullanılacak bir töhmet olabileceğini düşünür ve çobana ihanet eder. Ahiren Salur Kazan ve çoban uzlaşırlar ama bu doğal çatışmanın tarihi metinlerimizde bu kadar belirgin bir şekilde yer almış olması manidardır. Devlet bugün Türk düşmanıdır, yarın yine Türklerin eline geçebilir. Fakat bir daha hiçbir Salur Kazan’ın Türkmen çobanına ihanet edip onu ağaca bağlayamayacağı bir çözüm peşine düşmek icap ediyor.
Bölük pörçük siyasi manzarasıyla 17 ve 18. yüzyıllar Almanya’sında milli bir uyanış ve birleşme meyli vardı ancak bu uyanışın karşısındaki aktör doğrudan devletti. Küçük siyasi ve idari teşekküllerin başında devlet otoritesini temsil eden beyler, bu birleşme trendinin kendilerinin aleyhine olabileceğini hesap ediyor, buna karşı koyuyorlardı. Üstelik aristokrasinin doğası gereğince yönetilen ve yöneten arasında etnik bir bağ yoktu – Macar tahtına Fransız, Alman tahtına İspanyol geçebiliyordu. Danimarka idaresi altında kalmış etnik Almanları Alman idaresi altına taşımaya çalışırken, o idarenin Alman olmadığını fark ederseniz ne yaparsınız?
Grimm kardeşler gibi, Almanlığın peşine düşersiniz. Bugün vaktiyle çizgi film izlemiş, masal kitabı okumuş bizim kuşak Türklerinin bile topyekun aşina olduğu Kırmızı Başlıklı Kız, Fareli Köyün Kavalcısı gibi masallar Grimm kardeşlerin “Alman nedir?” sorusunun peşine düşmeleriyle derlenmişti. Fichte’den Grimm kardeşlere, oradan bütün Bildungsbürgertum entelijansiyasına uzanan bu arayış, devletin başka bir hesabının olduğu yahut devletin olmadığı hallerde Alman varlığını tespit etmek ve korumakla ilgiliydi. Bu arayış Kulturnation konseptini yarattı: Devletten ayrı hatta yeri gelirse ona karşı; modern tabirle etno-sembollerin yani şiirlerin, şarkıların, masalların, inanışların, mitolojik anlatıların belirlediği bir millet. Milleti var eden bir devlet tabiiyetinde olmak değil, ortak motifleri ve dili paylaşmaktı. Goethe o yüzden, çağdaşı “yüksek sınıf” bir edipten beklenmeyecek şekilde bir köylü anlatısını yüksek edebiyata taşıyor ve Erlkönig şiirini yazıyordu. Nihayet, kazanan onlar oldular – Alman milleti, devlet(ler)ine rağmen ipleri eline aldı.
Son kitabım “Avrupa Kitabı – Aydınlık Ortaçağ”da Kilise ve Feodalizmi uzun uzadıya tahlil etmemin sebeplerinden birisi, Tayyip Erdoğan tarafından hiç ele geçirilmese dahi “devlet”in millet için tehlikeli ve hatta tehditkar olma ihtimalini görmemdi. Orada, devletle başa çıkabilecek kadar etkili ve topluma yayılmış başka kurumların, güçler ayrılığı ilkesinin yegane garantörü olacağını iddia etmiştim. Peki bu nasıl olacak?
Grimm kardeşlerin tuttuğu yol, bizim için etkili olabilecek ve Türk milliyetçiliğini kurumsal, örgütlü ve etkili bir şekilde devletin dengi olarak güçler ayrılığının garantörü yapabilecek tek yoldur. Bozkurt işareti yapan futbolcuya, 12 çocuğunun adını Türk tarihinden figürleri onurlandırarak koyan Denizlili amcaya uzanan birçok imajı milyonları bulan görünürlüğe taşıyan, esasen açıkça değilse de bilinçaltıyla bu arayışa yönelmiş Türklerdir. Var olan sembolleri devletin elinden almanın yanında yeni semboller yaratmak şarttır – bu yeni sembollerin “devlet adamı” değil millet adamı olması da öyle. Kimlik ve ikon yoksunluğunda bunalım yaşayan gençlerin yeniden cazip birer figür haline dönüştürdüğü ittihatçı paşalar, mesela, onları çok sevsem de bu konumlandırmaya uygun değil. “İnternet meme”lerinin bir anda parlayıp kamuya mal olduğu bir çağda (Kızılay tabelası furyasını düşünün) bunu başarmamız zor mudur?
Bugün hiçbir milliyetçi kanaat önderi milyonları sokağa taşıyamıyor, büyük bir infial yaratamıyor, üstelik Türklerin ekserisi gidişattan rahatsız olduğu halde. Zira artık kitlelere hitap etmenin yolu değişti – alışıldık metodlar sürükleyici değil. Fakat yıllar önce mütevazı bir stüdyo kaydından dinlediğimiz “Altaylardan Tuna’ya”, bugün birkaç pek tanınmamış gencin elinde yeniden icra ediliyor ve milyonlara ulaşabiliyor. Zira arz çok kısıtlı ancak talep zirve yaptı – bu bizim için oldukça elverişli bir ortam. Bir “Türkçü kültür endüstrisi” yaratmak, yalnız bugün ve yalnız Kürt-İslamcı ittifakı nedeniyle değil, yarın da sair sebeplerden milletine kastedebilecek olan devletin karşısında yegane mevzi yaratma yoludur. Bu yolu tutabilecek yeteneklerimiz var, peki imkanlarımızı bunun için seferber edecek miyiz?
M. Bahadırhan Dinçaslan




















































































































Milli duygularımızın kaynadığı içimizdeki kazan aman taşmasın etraf batmasın, elbet bir gün her şey yoluna girer deyip manasız bir sabırla beklemek tek faydası aşçıyadır. Lakin kazandan taşmaya en yakın olan köpüğü dilediğince alma imkanı verir ona. Nasıl ki abilerimizin, babalarımızın tepkisiz ve uyumuş bir vaziyet içinde gösterdiği amaçsız sabrı kınıyorsak, çocuklarımız da bizim neslimizi aynı şekilde küfürle anacaktır. Biz yürümedikçe yolun sonundaki ışık ayaklanıp bize gelmeyecek, hatta koşmadıkça o ışık gözde daha da ufalacaktır. Unutmayalım, korkakların dünyası hep karanlıktır.
Etmek zorundayız.