900’lü ve 1000’li yıllar İran’ın çözülme yıllarıydı. Önce Arap, akabinde Türk fütuhatıyla İran eski şaşaasını yitirmiş, İskender’den bu yana ilk defa (ve bu kez çok uzun süre) başka milletler tarafından yönetiliyor olmanın tadına bakmıştı. Fakat kültürel olarak etkilenseler de asimile olmadılar – hatta üzülerek söyleyebiliriz ki asimile ettiler. Bu nasıl mümkün olmuştu?
İki isim bu işin mimarlarıdır. Evvela Taberî, İran merkezli bir tarih anlatısını meşhur tarih kitabında derledi ve İslamî öğelerle süsleyerek asırlar boyunca İslam dünyasının temel tarih kitabı olacak bir niteliğe kavuşturdu. Yaratılıştan öncesinden itibaren peygamber silsilelerini takip ederek eski İran anlatılarını İslamî müktesebata katan bu tarih kitabı, okur-yazar Müslümanların çoğunun İran merkezli bir bakışla etkilenmesine sebep oldu. Akabinde bu tarih çalışmasının attığı temelin üzerinde Firdevsî’nin Şehname’si yükseldi. Dede Korkut’un şehadet getirmesi nevinden “İslamîleştirme” uygulamaları dikkat çekse de bu eser dinî bir eser değildi. Açıkça İslam öncesi Pers kralları ve kahramanlarını, hikayelerini işliyor, Taberî’nin attığı temelin konforlu alanında, Pers mitolojisi ve efsanelerini İslamî literatüre dahil ediyordu. Şehname o kadar etkili oldu ki Farsça hala İslam dünyasında prestijlidir, birçok din kitabında eski Pers anlatıları bir tür İsrailiyat olarak karşımıza çıkar ve dinî hikayelermişçesine anlatılır. Hatta İran’ı yöneten Türkler, esasen Türklerle alakası pek olmayan “Turan” motifini kendilerine yakıştırır ve tarihlerinin bir parçası sayarlar – bugün dahi büyük vatanımıza Turan dememizin nedeni, İran’ı yöneten Türk elitlerinin Firdevsî’nin kurduğu anlatıdan etkilenmesidir. Bu iki kalemin gücüyle ortaya çıkan anlatı Farsları asimile olmaktan koruduğu gibi, hem Türkleri ve diğer toplumları kısmen de olsa asimile edebilmelerini sağlamış hem de İslamî külliyata ciddi bir Fars katkısının girmesini temin etmişti.
Kralı Tutan Cumhuriyetçi
George Monbiot, Out of the Wreckage: A New Politics for an Age of Crisis kitabında şahane bir örnek vererek anlatının gücünü gösteriyor. Yüzüklerin Efendisi’ni okur/izleriz. Bu hikayenin temelinde, bir kralın tahta dönüş serüveni vardır. Kitabı okurken kral tahta çıksın isteriz, bundan mutlu oluruz. Halbuki biz monarşist miyiz? Gerçek hayatımızda birisi gelse, birkaç bin yıl önceki atalarım burayı yönetmişti o yüzden ben kral olacağım dese ne deriz mesela? Güçlü anlatı, bu hikayeye kapılmamızı, hakiki siyasi görüşlerimizi bastırıp o anlatı çerçevesi içinde kralı desteklememizi sağlar.
Anlatı, yalnız hikaye değildir. Hikaye anlatının bir parçasıdır; anlatı bir olayı, tarihi kaydı veya hatırayı hikayeye dönüştürür yahut hikayeleri derler, toplar, bir omurga ve çerçeve üzerinde birleştirir. Söz gelimi İsa’nın Tanrı’nın oğlu olduğuna dair temel anlatı olmasa, İncil’deki hikayeler anlamsızlaşır. Falanca geçmiş İran şahının filanca savaşta nasıl büyük bir muharebe kazandığı hikayesi, “İran eskiden çok büyük, çok güçlü ve çok derin bir kültürü haizdi” anlatısı olmadan yalnız tarihi bir anekdottur; Selçuklu sultanlarının dahi ondan alıntı yapıp öyküneceği bir hikayeye dönüşemez.
Anlatının yokluğunun pek mümkün olduğunu düşünmüyorum. Yalnız, bir grubu temsil iddiasındakilerin anlatısı olmayabilir yahut temsil ettiklerinin anlatısıyla çelişebilir. Hakikatte öyle düşünmese bile anlatının cazibesine kapılıp kralı tutan cumhuriyetçiler olabilir dedik – tersi mümkün mü? Temsil makamına ve vitrinine çıkardığı insanların bir şey anlatmaması ya da yanlış bir anlatı inşa etmesi sebebiyle, hakiki hikayesine değil de doğan boşluğu doldursun diye başkalarının hikayesine kapılanlar? Yani, Firdevsî’den alıntı yapan Selçuklu sultanları? Bence mümkün.
Hikayesiz Muhalefet
“Müslümanlara zulmeden Kemalist vesayet ve onu yıkan romantik kahraman Tayyip Erdoğan.” Bu cümle, iktidarın anlatısının tek cümlelik özetidir. Tam olarak bu yüzden yığınlar onu neredeyse dinî, menkıbevi bir kahraman olarak görüyorlar ve bu yüzden partisinden daha güçlü, daha etkili. Parti, bu temel anlatıya güncel hikayeler üretmek, semboller ve ikonlar türetmek, yeni ifadelerle tekrar etmek için çalışan bir propaganda makinesi yalnızca.
Öte yandan muhalefetin elinde ne var? Söz gelimi İran’ın başına gelenler ortadayken, bu felakette İran’ın menfur rejiminin payı yüksekken, bir zamanlar moda olan “Türkiye İran olmasın” sloganı dahi atılmıyor. İktidarın anlatısına karşı bir anlatı yok; iyi niyetle yapılmış olsa da muhalif saflardan iktidarın kasten çatışma çıkardığı anlarda gelen açıklamalar yalnız karşı tarafın anlatısını pekiştiriyor. Anlatının iki temel bileşeni vardır: Karakter ve çatışma. Çatışmadan kaçınan ve sağduyulu görünse de anlamsız açıklamalar yapan muhalefet, klasik-mitolojik anlatıların asla onun gözünden bakılmayan, iç dünyası incelenmeyen “tam ve ebedi kötü” tipine oturuyor. İktidarın kendi anlatısını pekiştirirken kurguladığı çatışmanın ötekisi olmaktan ileri gidemiyor. Kendi karakterini ve çatışmasını bir anlatı olarak sunmadığı için, bütün varlığı başkaları tarafından inşa edilmiş bir anlatıda figüran olmaktan ibaret.
Ekrem İmamoğlu mevcut mağduriyetiyle neden Erdoğan olamayacak mesela? Şöyle bir analiz edin. Milyonlarca insanın oyu ve desteğiyle cumhurbaşkanı adayı ilan edilmiş, yani yeni bir anlatı taslağında karakter olarak sunulmuş birisi var. Hapse atılıyor, hemen bütün toplumlarda en avantajlı siyasi konumlandırmalardan birisi olan “romantik kahraman” arketipine çok uygun düşecek bir hikayenin nüvesi böyle gelişiyor. Sonra CHP bir hikaye anlatmaya başlıyor, o da ne! Hikaye hep Kürtlerden bahsediyor. Sadece Kürtlerden bahsediyor. İktidara meydan okuma bile yok. Yeni bir çatışma alanı yaratma hamlesi bile yok. İktidarla kendi iddiasına göre, kendi hesabınca çatışan başka bir yapının hikayesini seçmene anlatarak geniş kitleleri sevk edeceğini düşünüyor. Ne bir anlatı doğuyor buradan ne yeni bir kahraman. İktidarın anlatısına karşı çıkamayan CHP, bir de PKK-DEM çizgisinin hikayesini ödünçlemeye kalkıyor. Sonuç? Ekrem İmamoğlu muhtemelen epey bir süre hapiste kalacak ve asla bir zamanlar geniş kitleleri heyecanlandıran haline dönemeyecek.
İYİ Parti’ye bakalım. İYİ Parti’yi MHP’den kopan bir kitle kurdu. Önem sırasıyla üç büyük talebi vardı: Demokratikleşmek – İktidara Gelmek – Erdoğan’a boyun eğmemek. Parti kurmak, hele müstebit rejimlerde parti kurmak büyük iştir, fedakarlıklar gerektirir, irade gerektirir. Bunu ancak bir dönemin ülkücü hikayesini paylaşanlar başarabilirdi. Nitekim öyle de oldu. Fakat şimdi bu hikaye var mıdır? O huruç harekatından sonra bir anlatı inşa edilmiş midir? Müsavat Dervişoğlu’nun konuşmalarını dinleyin. Aklı başında bir insanın itiraz edebileceği çok az husus vardır. Hemen bütün argümanları, vaatleri, talepleri doğru, makul, üstelik alerjik reaksiyon yaratmıyor. Peki neden milyonlara ulaşamıyor? Neden şu an birinci parti değil? Çünkü o vaatler, sözler, argümanlar insanlara hikayeler yoluyla, o hikayeleri birleştiren bir büyük anlatı yoluyla ulaşır. Elimizde müthiş bir fırsat varken partinin kuruluşundan hemen sonra, kendi anlatımızı baltalamaya başladık. Kitlemizin kafasını karıştırdık. Nitekim sağa sola savruluyorlar.
Zafer Partisi? Yalnız kızgın olmak bir hikaye yaratır mı? Yalnız uyarmak, yalnız dikkat çekmek? Mevcut hikayesizliğin büyük aktörlerinin hayal kırıklığına uğrattığı yığınların, şekeri düşünce, tepesi atınca uğradığı geçici bir istasyon izlenimi veriyor. O yüzden sürekli bir devinim içinde; Özdağ haricinde partide bir sabit yok. Keskin sirke küpüne zarar misali, kendi içinde de sürekli kaynıyor, yeri geliyor kendi liderini -bence haksız yere- topa tutuyor. Yanımda kendisine hakaret edilmesine hiçbir zaman müsaade etmediğim Özdağ, mesela, bana hakaret edilmesine göz yumabiliyor. Çünkü partisinde bir hikaye yaratmadı ve kitlesini bir arada tutan rastgele kızgınlıklar. Herhangi bir kızgınlığın karşısında durmak istemiyor – bunu politik pozisyonunu zayıflatacak bir hamle olarak görüyor. Böyle bir yapı, milyonları ikna edip sürükleyebilir mi?
Dünyanın Hikayeleri
Odo Marquard, post-modern insanın tek ve büyük bir anlatı yerine, küçük ve kişisel anlatıların peşine düşeceğini tektanrıcılık – çok tanrıcılık metaforu üzerinden vermişti. Artık çoktanrıcı bir insan tipiyle karşı karşıyayız. Bunun Batı’daki yansıması, bence, Demokrat-Sosyal Demokrat çizginin insanlara sürekli olarak LGBT, Filistin, Feminizm, Göçmenler vb. üzerinden bir hikaye anlatmasıdır. Bu konular zatında saygıya layık ve önemli olabilirler. Fakat birçok ülkede ülkenin gerçek meseleleri yerine, esasen çok küçük bir kitleyi ilgilendiren ve iddia edildiği kadar büyük problem olmayan konular gündemi işgal edebiliyor. (Mesela, erkek olduğu halde kadın olduğunu sananların kadınlara mahsus tuvaleti kullanmak istemesi.) Bu nasıl mümkün oluyor?
Anlatı, onu dinleyeni içine çeker. Birey farkında olarak/olmayarak kendisini hikayenin parçası olarak görür ve ona göre düşünür. Büyük anlatılar parçalandıysa (din, millet, devlet, manifest destiny, kesintisiz devrim – her ne derseniz.) ve insanlar hikayesiz kaldıysa, onlara duygu yüklü yeni ve küçük, post-modern çağa uygun şekilde biçimsiz, kişiselleştirilebilir hikayeler vermek zorundasınızdır. Bu sayede bir hikayeye dahil ve o hikayenin kahramanı gibi hissedebilirler. İnsanlar, özetle, kahraman olmak istiyorlar ve güzel bir müzedeki resmin üzerine boya atınca, anlatıları tamamlanıyor. Kainat, anlatı boşluğu kabul etmiyor.
Öte yandan bu post-modern anlatılara içkin çiğlik ve aptallık çoğu insana yeterli gelmiyor. Bir karşı-anlatı da doğuyor ki, Trump bu karşı-anlatının en önemli ürünlerinden biridir. Yalnız kızgınların uğrak yeri olmakla yetinmeyen, o kızgınlığı yeni bir hikayeye dönüştüren bir Zafer Partisi hayal edin, Trump cumhuriyetçilerinin yaptığı budur.
Babasının muhtemelen ekmek almaya gönderemediği bir çocuk (18 yaşından küçük olduğu için çocuk) bir karakola baskın yapıp iki polisin canını aldı, 6’sını yaraladı. Hatırlayınız, İzmir Balçova’daki terör eyleminden bahsediyorum. Onu bu saldırıya yönlendirenlerin hiçbiriyle fiziki temas kurmamıştı. Dijital dünyada onlarla konuştu, “birazdan istişhad yapacağım” başlıklı bir açıklama yayımladı ve karakol bastı! Tekrar ediyorum, karakol bastı. 16 yılını birlikte geçirdiği anne-babası, kardeşleri, arkadaşları bu çocuğa bu kadar sıradışı bir işi yaptıramazlardı. Ama hiç görmediği insanlar ona bir Selefî hikayesi anlattılar ve buna kapıldı; ekmek almaya hiç gitmedi ama karakol basmaya gidebildi.
İnsanları katil olmaya sürükleyen hikayeler var, bir deliyi ABD’nin tepesine çıkaran hikayeler var, ama bütün rasyonel ve haklı zeminine rağmen Türk muhalefetini büyüten, o muhalif kitleyi Erdoğan’ın kendi kitlesini sevk edebildiği şiddetle sevk edebilen bir hikaye yok. Bu yalnızca hayal kırıklıklarına yorumlanamaz – muhalefet ilk defa hayal kırıklığı yaşamıyor. Hikayesini yitirdiği için çözülüyor. Öyleyse yeni hikayeler yazmanın, o hikayeleri bir anlatıda birleştirmenin yollarını bulmak lazım.
Yeni Bir Hikaye Yazmak
Eski ve güçlü hikayeler, anlatı yokluğu halinde dirilebilirler; dirildiklerinde çoğunlukla form, mahiyet ve işlev değiştirirler. Epey bir süredir İttihat ve Terakki furyası yaşıyoruz, bu fenomen tam olarak bu söylediğime örnektir. Enver Paşa’nın gerçekte kim olduğu, tarihimizde nasıl bir yer işgal ettiği önemli değildir, hikayesiz kalmış gençler bir hikayeye dahil olup onun kahramanlarından biri gibi hissetmek istiyorlar; ABD’nin çirkin ve itici feminazilerine kıyasla çok daha saygın bir yolu seçip, İTC hikayesini diriltiyorlar. Ancak bir temsili etkileyen yahut yaratan bir hikaye değil bu – yalnız hikaye yoksunluğunu tatmin eden, temsilciler ve temsil edilenler arasındaki boşluğu doldurmak şöyle dursun onu daha da genişleten bir gidişat.
İster eski bir hikayeyi dirilterek anlatı inşasına girişsin ister yepyeni semboller, ikonlar ve hikayelerle yapsın, muhalefetin bir anlatı kurmak zorunda olduğu aşikardır. Şöyle bir düşünelim: Muhalefetin en büyük problemlerinden birisi, literatürde “free rider” denen insanların varlığıdır. Beleşçi diye çevirebileceğimiz bu insanlar, başkalarının emeğiyle yarattığı değeri istismar edip kaçarak varlıklarını sürdürürler ki hem diğer hayvan türleri hem insan toplumları buna karşı tedbirler almak zorunda hissederler. Örneğin bazı kuşlar, erkeğin yuva yapımına katılmasını hatta yuvayı doğrudan onun yapmasını zorunlu kılarlar. Erkek, bu sayede çiftleşme hakkı için “yatırım yapmak” zorunda kalır. Kuşlar böyle davranmasalardı erkekler çiftleşip kaçar, başkalarıyla çiftleşir ve yavru bakımına ortak olmazlardı. Bir sonraki çiftleşme teşebbüsünde aynı yatırımı yapmak zorunda kalacağını bilen erkek, bu yüzden eşine sadık kalmayı tercih eder – zira soyunu devam ettirmesi için en “verimli” seçenek budur.
Frederick Mayer, Narrative Politics: Stories and Collective Action kitabında anlatının ilk işlevinin bu “beleşçi”leri dışlaması olduğunu söylüyor. Bir işin başarılması kolektif bir çaba gerektiriyorsa, anlatı gereklidir. Bu anlatı, herkesin tek tek “ortak” bir hikayeye bağlanmasını ve kendi ile diğerlerini burada aktör olarak görmesini temin eder. Çıkar ve zarar ortaktır, anlatıya inanan insanlar bağımsız düşünmezler, bağımsız kâr-zarar hesabı yapmazlar. Bir iş yaparken diğerlerinin de onu yapıyor olduğunu bilirler: Tek kişi barikat kuramaz yahut düşman karakoluna baskın veremez. Diğerlerinin de bunu yapacağını bildiği için her birey tek tek buna cesaret eder ve bu iş topluca gerçekleştirilir. Buna katılmayan anında anlatıdan dışlanır; bundan dışlandığı için kârdan da dışlanacaktır. Anlatı hem koordinasyonu sağlar hem kolektif çabayı mümkün kılar; aynı zamanda beleşçilere karşı bir sigorta işlevi görür. Şimdi AKP anlatısının gücüyle muhalefeti karşılaştırın: AKP’den ayrılıp yeni parti kuranlar dahi eski liderlerine övgüye devam ediyor, ilk fırsatta dönmek istediklerini gösteriyorlar. Muhalefetse çok kolay kan kaybediyor; milletvekilleri, belediye başkanları ferdi hesapları geçmeleri gerektiği yönünde çıkınca hemen iktidar safına geçiyor ve geriye bakmıyorlar bile. Zira anlatımız yok – bu yüzden beleşçilere karşı sigortamız da yok.
Mayer’e göre kurumların işlevselliğini rasyonalite değil insan davranışının mekanizmaları belirler, bu yüzden kurumları anlatılar yönetir. İnsan davranışı rasyonel bir analizin sonucunda değil, ekseriyetle bir rutini takip etme güdüsü, bilişsel çelişkiden kaçınma ve dünyayı net, basit gözlüklerle görebilme dürtüsü ile, karşılıklılığın evrimsel avantaj olduğuna dair sezgiyle şekillenir. Bir grup insanın karşılıklı yardımlaştığını gören insan yardımlaşmaya katılarak anlık yahut uzun vadeli bir çıkar elde ediyordur – bir kurumda bunun tersi varsa, ortalama insan yardımsever olmayı tercih etmez zira bu onun için her zaman dezavantaja dönüşecektir. Yine ortalama insan “maksimize etmek” taraftarı değil, makul ve tatmin edici bir rutin yaratmaya meyyaldir. Bütün bu dürtüler onu bir kurumun mensubu yapar, kurumun anlatısı da bu meyillere sahip insanı kendi içinde tutar, onu kolektif bir iş için sevk ve idare eder. Bu sayede anlatı onlara kimlik kazandırır, dünyayı nasıl algıladıklarını da belirler.
Literatürü tarayıp anlatının temel özelliklerini sıralayacak olursak, bir anlatı:
• Kimlik verir, dahil eder.
• Ortak çıkar ve zarar algısı yaratır
• Kolektif işleri mümkün kılar
• Gerekçe yazar
• Dünyayı basitleştirir
• Fedakarlığı tercih edilebilir kılar
• Özsaygı ve özgüveni artırır.
• Korunma hissi verir.
• Hareketi teşvik eder.
Bütün bunlardan hareketle diyebiliriz ki muhalefetin anlatıya “ikonluk” edecek karakterlerini mutlaka “romantik kahraman” arketipine uygun, insanların bilinçaltına hitap edebilen karakterler olarak tespit etmesi ve bunu sürdürmesi şarttır. Bu karakter mutlaka çatışmadan beslenmelidir ancak kendi koyduğu kurallar ve çizdiği dünya görüşü çerçevesinde: Romantik kahraman mevcut kuralları, değerler çerçevesini, inançları askıya alır ve kendisininkini dayatır. İlginç bir örnek olarak diyebiliriz ki akademideki en güçlü karşı-anlatı feminizmdir, zira en temelden itibaren “her şeyi” cinsiyet üzerinden okuma iddiasıyla başlar, mevcudun çatışmalarında figüran olmaktansa kendi düzlemindeki çatışmaları karşı tarafı davet ettiği bir savaş meydanına çevirir. Muhalefetin çatışması da böyle olmalıdır: İktidarın kasten dizayn ettiği çatışmalardan ona avantaj sağlamamak için kaçmak yetmez, yeni çatışma alanlarına iktidarı mecbur bırakmak şarttır.
Bunun ötesinde, bir partide siyaset yapan, vitrine çıkan, aday olan herkes, bu yazıdaki bağlamın belirlediği anlamıyla birer “karakter”dir. Bu karakterler arasında ortak bir hikaye olması şarttır. Ortak şarkıları, ortak hatıraları, her birinin karakteristik özellikleri olan bir grup, kendi hikayesini “herkesin öyküsü”ne dönüştürerek anlatı inşa eder. Anlatıyı inşa etmesi gereken karakter olduğu halde saf değiştirenler azınlık olursa bu dahi hikayeyi pekiştirebilir: Judas (Yehuda) gibi. Ancak büyük oranda Judaslardan ve Judas olmaya özenenlerden müteşekkil bir kadro bunu yaratamaz. “Çok önceden” beri süren bir ortaklığı olmayan, anlık olarak derlenmiş bir kadro da öyle: Yeni kurulan markaların bile çeşitli hilelerle kendisini 1800’lü yıllarda kurulmuş gibi takdim etmesinin nedeni budur. Anlatı, hakiki bir hikayenin sosyal ve politik işlev üstlenmiş, büyümüş ve “aşkınlaşmış” halidir, merkezde o hikaye olmadan anlatı tesis edilemez.
Mensupları için dünyayı basitleştirmek yerine karmaşıklaştıran, onlara saygın hissettirmek yerine onları istismar eden, onların çıkarlarını gütmek yerine beleşçiler tarafından kazıklanmasına izin veren kurumlarda anlatı yoktur. Hatta bir tür anti-anlatı vardır, o kurum içerisine propagandacılar çok kolay girer ve kurumun neden çökmesi gerektiğine dair bir hikaye anlatabilirler. Tam olarak bu yüzden, mesela, sayıca çok küçük topluluklar olan tarikat ve cemaatler, büyük kurumlar içerisinde cüsselerine nazaran çok etkili olabiliyorlar.
Başını benim çektiğim “oluşum”un yıllardır başına o kadar iş geliyor. Hiçbirimiz maddi (yalnız para değil, makam vb. anlamında da maddi) olarak çok güçlü değiliz. Buna rağmen her yıl büyüyoruz ve ne kadar aksaklık yaşarsak yaşayalım, maddi açıdan bizden çok güçlü kurumların uğraşıp elde edemediği bir etki yakalayabiliyoruz. Bunun nedeni bir hikayemizin olması ve git gide anlatıya dönüşmesidir: Post-AKP döneminde Türkiye’yi bu anlatının şekillendireceğine eminim.
M. Bahadırhan Dinçaslan




















































































































Son paragfafı okumadan,bizim bir hikayemiz var,bizden olur diye diye geldim.Yazınız beni baştan fethetti yine,tespitiniz muhteşem,çözümünüz tam bir reçete,biz burdan hızla ikerlersek partiler(çok afedersiniz)köpeğimiz olur,lafın gelişi bu tabiki.Onlar bizim arkamızdan koşsunlar.Emeğinize bileğinize,zihninize sağlık,var olun????
İyi partiye geri dönmeyecektin Bahadır. Türkiye'deki parti sistemi, fikirleri sınırlandırmak ve susturmak için dizayn edilmiştir. Özgürlüğünü elinden alırlar ve hiç inanmadığın şeyi savunurmuş gibi görünmene neden olurlar. Parti disiplini diye sattıkları şey de budur zaten. Türkiye siyasi partiler eliyle kurulmadığı gibi, siyasi partiler eliyle de kurtulmayacak. Atatürk'ün yolundan gideceğiz. Bir daha hiç bir partiye girme. Buna ihtiyacın yok. Bizim onlara ihtiyacımız yok. Onların bize ihtiyacı var ve bunu onlara ispat edeceğiz.