"…Kötülerin mahfillerinin mutluluk ve neşeyle dolup taştığını görür gibiyim; en gözü kara kimselerin yeni iftiralarla tehditler savurduklarını görür gibiyim; benim düştüğüm tehlike karşısında iyi insanların korku içinde yere serildiğini, buna karşın tüm ahlaksızların cezasız kalacakları beklentisi, hatta suç işleyerek ödül kazanacakları umuduyla her türlü kötülüğü işlemeye cesaretlendirildiklerini görür gibiyim; masumların ise huzurdan, güvenlikten ve hatta meşru müdafaa imkânından yoksun bırakıldığını görür gibiyim."
Boethius asırlar önce gördüğü ahlaki yozlaşma ve adaletsizlik manzarasını böyle anlatıyordu. Roma’nın “kurulu düzeni” ortadan kalktıktan sonra yaşanan çalkantılı dönemde adalet ve nizam arasındaki makas açılmıştı. Sonraları bu makas kapanmış olabilir, fakat Boethius kendi kısa ömründe adaletsiz kanun nizamının kurbanı olmuştu.
Boethius’un felaketine neden olan düzen, kanunsuz, “anarşik”, bir tür vahşi orman halini andırır bir düzen değildi. Hukuki pozitivizmin hukuk düzeninden bahsetmek için ihtiyaç duyacağı bütün şekil şartları karşılanıyordu: Kanunlar vardı, bu kanunları koyan ve sosyal kabul görmüş bir mekanizma vardı, bu mekanizma kanunları uygulamaya muktedirdi. Ancak onu haksız yere kurban etti. Çünkü doğruyu konuşarak güçlü rakipler edinmişti, bunlar aralarında ittifak yaparak Boethius’un başına iş açtılar. Hukuk, bir ahlaki pozisyondan destek almıyorsa, Deryck Beyleveld’in dikkat çektiği gibi, hemen her zaman güçlülerin bir vasıtası olmaktan ileri gidemiyor. Kurbanı kimi zaman Boethius gibi büyük bir düşünür, kimi zaman Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştiren bir paylaşım yapan lise öğrencisi oluyor.
Peki neden oluyor, yahut olabiliyor demek lazım. Yani hemen bütün dünyada kabul gören hukuki pozitivizm neden iflas etmiş kabul edilmeli? ABD’de, Hollanda’da, Suudi Arabistan’da yahut Türkiye’de yaşıyor olması fark etmeksizin insanların ekseriyeti mevcut hukuk düzeninden rahatsızlar, haksızlığa uğradıklarını düşünüyorlar. Ancak bu haksızlığı yaratan sistemler ve onların aktörü olan partiler geniş kitlelerden oy alabiliyorlar. Bu yazıda, “küçük insanı savunmak” konseptine giriştiğimden beri bir leitmotif olarak bundan sonraki düşünce serüvenimi etkileyeceğine emin olduğum “doğal hukuk” arayışlarımdan bir kesit bulacaksınız. Bu kesit, ülkemizde ahlakın ve adaletin neden, kimler tarafından askıya alındığını (üstelik kanun nizamını en azından görünürde askıya almadan) da gözler önüne seriyor olacak.
Adaletin ve Hukukun Temeli
Avrupa Kitabı’nda derinlemesine irdelediğim bir mesele, adil olan ile hukuki olanın her zaman aynı “şey”ler olmadığıydı. Tarih boyunca böyle olmuş ve düşünürler, devlet adamları, dinî figürler hep bu çatışmayı uzlaştırmaya gayret etmişler. Bütün literatürde en geniş haliyle iki akım görüyoruz: Hukuku, kanunların çerçevesinden ve usullerinden ötede bir ahlakî zemine/gerekçeye oturtan “doğal hukuk” ve hukuku yalnız sosyal fenomenler ve bu fenomenlerden doğan düzenin vakıasına dayandıran “hukuki pozitivizm”. Buradaki “pozitif”, olumlu anlamına gelmiyor, posit ile ilişkili: Cari olan, öne sürülen.
İlk akla gelenin aksine, çoğu dinî hukuk sistemi doğal hukukçu değil, pozitivisttir: Bir Tanrı (yahut tanrılar) vardır ve kural koyar; onlara uymak hukukidir. Örneğin İslam alimlerinin çoğu, “Tanrı bir kuralı, o kurala uymak kuraldan bağımsız olarak iyi sonuçlar yaratacağı için koyar” demenin şirk olacağını düşünürler, zira bu Tanrı’yı, ondan daha büyük ve onu bağlayıcı bir ahlak çerçevesiyle sınırlandırır. Öyleyse Tanrı bir şeyi “iyi olduğu için” emretmez, bir şey iyiyse Tanrı emrettiği için öyledir.
Doğal hukukçuların çoğu ise Greko-Romen düşüncesinden, doğadaki mevcut “yasaları” gözlemleyip onlara tanrısallık atfeden Pagan zihniyetinden etkilenenlerdir. İyi ve kötü birbirinden bağımsız olarak vardır ve gerçektir, bir eylem iyi yahut kötüdür, neyin iyi kötü olduğuna ya cari ahlak anlayışının perspektifinden yahut bir düşünürün çizdiği çerçeveden yola çıkarak karar veririz. Öyleyse yasaların bu bağımsız ahlaki çerçeveye uygun olup olmadığını tartışabiliriz, bir yasa ahlaki değilse adil değildir. (Ayrıntılı bilgi için bkz: Avrupa Kitabı: Aydınlık Ortaçağ)
Aydınlanma’nın başlangıcında, Avrupalı düşünürler hemen her meseleyi “akıl”la (reason) çözebileceklerini düşündüler; birbirleriyle çelişen görüşler ortaya koysalar da artık bilimsel yöntem gelişiyor, gözlemi akıl süzgecinden geçirme (ve ilerleyen dönemde, sınama) norm oluyor, tartışmalar akılcı bir çerçeveden yapılıyordu. Hukuki pozitivizm çağın devletiyle uyum içinde gelişirken, doğal hukukçuların argümanları da her zaman akılcı zaviyeden, rasyonalizmi temel düzlem belleyen bir usulle geldi. Bu argümanları şahane bir zekayla, muhtemelen kalıcı biçimde çürüten Hume olmuştu: Ahlak akıl üzerine değil, duygu (sentiment) üzerine inşa edilir. Bir insanın parmağının kesilmesindense dünyanın kalanının yanmasını tercih etmesi gayet rasyonel bir tercihtir, ancak ahlaki değildir. Demek, ahlaki gerekçeler aklın ve onun “rasyonel” hesaplarının ötesindeki bir mekanizma tarafından belirlenir. Bu mekanizmanın ne olduğu da çoğu zaman anlaşılamaz; ya sezgisel ya metafiziktir. Üzerinde uzlaşılamayan, objektif bir usulde değerlendirilip çerçevesi çizilemeyen bir mekanizma da hukukun temeli olamaz. Hukuki pozitivizm yalnız doğru yol değil, izlenmesi mümkün olan yegane yoldur.
Bu nihai gibi görünen hükmün tatmin edemediği iki mesele var. Birincisi, hukuk ve onun sonuçları insanların vicdanını yaralamaya, adaletsizlik hissi oluşturmaya devam ediyor. İkincisi ya duygular ölçülebilir hale gelirse, objektif bir düzlemde haritalandırılabilirse? Sosyo-biyoloji ve nöro- ön ekli yeni disiplinler bunu mümkün kılabilir mi?
Hayvanlarda Adalet
Sarah Brosnan’ın çalışmaları, maymunlar başta olmak üzere birçok memeli türünde adalet dürtüsünden bahsedebileceğimizi gösteriyor. Meşhur kapuçin maymunları deneyinde, mesela, aynı işi yapan maymunlara farklı “değer”de ödüller veriyor. Aynı işi yaptığı halde daha düşük değerde bir ödül alan maymun, işi yapmayı ve ödülü reddetmeye, şikayet etmeye başlıyor. Daha ilginci, yine bazı maymun türlerinde daha değerli ödül alanların da itiraz edebildiğini görüyoruz.
Brosnan, bu “adalet” hissinin ekseriyetle sosyal hayvanlarda var olduğunu ve evrimsel bir mekanizmaya hizmet ettiğini söylüyor: İşbirliği. İşbirliği hayatta kalma ve soyu devam ettirme kapasitesini müthiş artıran bir olgu, doğru şekilde işler ve işbirliğine katılan herkesi ödüllendirirse tabii. Sözgelimi her hayvan grubunda bir veya birkaç birey, işbirliğine katılmadan menfaat elde edebilir. İşbirliğini yaratan mekanizma, bu tür bireyleri eleyecek bir başka sistem geliştirmezse, işbirliği bir grubun (ve dolayısıyla hayvan türünün) tamamına değil, onu istismar edenlere avantaj sağlayan bir olguya dönüşüyor. Adalet “duygusu” bu yüzden işbirliğini mümkün kılan en önemli evrimsel mekanizmalardan birisi.
İnsan yalnızca sosyal bir hayvan değil, sosyal uzantıları olan bir hayvan. Bu yüzden maymunların çok ötesine geçip kurallar, kaideler koyuyor; bunlara yaptırım gücü verebilmek için kurumlar inşa ediyor. Ancak bu yaptıklarının hepsi, evrimsel açıdan kapuçin maymunlarındaki adalet dürtüsüyle aynı yerden besleniyor. Adalet “duygu”su ikisinde de var; yalnız insan adalet üzerine düşünüp onu bir fikre, dolayısıyla rasyonel bir meseleye de dönüştürebiliyor.
18. ve 19. Yüzyıllarda doğal hukuk taraftarı düşünürlerin duyguları objektif olgular olarak ele alabilmelerinin pek imkanı yoktu. Zira biyoloji ve özellikle genetik bilimi bu denli ileri değildi – duyguların birer metafizik fenomen olduğunu düşünmek çok daha “rasyonel” bir tutumdu. Oysa duygular sırf “süs” olsun diye evrimleşmiş olamazlar. Duyguların insan topluluklarında ne kadar hayati bir rol oynadığını diyalektikle fark etmenin en kolay yolu, herhalde, olmadıkları senaryolar üzerine düşünmektir. Söz gelimi nefret ve kin duygularını hissedemeyen bir toplum yarattığımızı düşünelim. Bu toplum içinde birkaç birey “kötülük” yapmaya karar verir, aralarında bir ittifak yapar ve “işbirliği”ni istismar etmeye başlarlarsa, yaptıkları yanlarına kâr kalacaktır. Zira diğer bireyler onlardan nefret edemeyecek, bu nefretlerini kalıcı bir kine dönüştüremeyecek, bu yüzden hesap soramayacaklardır.
Duygular, zannettiğimizin aksine, bize oldukça faydası olan evrimsel araçlardır. Rasyonel zihnimiz etkili, planlı ve koordineli bir şekilde ava gitmemizi mümkün kılar. Ancak duygularımız o avın getirisinin, ava katkıya göre adil dağıtılmasını temin eder. Bir nevi diyebiliriz ki, duygular her bir insanın tekil zihninin bir ortak zihne, ortak “rasyonalite”ye uzanabilmesini mümkün kılar. Zira duygusuz bir insanın rasyonalitesi, ava katılan diğerlerine “kazık atma”yı makul görebilir, paylaşılan duygusal mekanizmaların kurduğu sosyal düzen, o kazık atmanın bedelini ağırlaştırarak bir “sosyal makul”ün ortaya çıkmasını sağlar.
Özetle, adaletin terazisi duygusaldır. Hukuk ise rasyoneldir. Hukukun görevi, rasyonel yollardan o duygusal teraziye yakınsamak olmalıdır – zira insan toplulukları diğer hayvanlar gibi yalnız dürtü ve duygu düzleminde değil, fazladan bir boyut olarak aynı zamanda rasyonel düzlemde örgütlenirler.
AKP, AKP’liler ve Adalet
Ortalama muhalif, AKP’nin ve AKP’lilerin neden bu denli gözükara bir adaletsizliği normalleştirdiğini anlamakta güçlük çekiyor. AKP’lilere dahi reva görmeyeceği bir adaletsizliğin mağduru oldukça nefreti artıyor, ancak zihni çaresiz hissediyor. İnsan, idrak etmediği bir meseleyi çözemez. Ne yaptığını anlamadığı bir düşmanla savaşamaz. Bu çaresizlik hissi muhalif rasyonaliteyi de yanıltıyor. Hepimiz, çoğu zaman bu satırların yazarı da dahil olmak üzere, rasyonel çözümler üretmeye çalışıyoruz. AKP’lilere vaatler sunuyoruz mesela, yahut kendi kitlemizi incitecek olsa da AKP’lilere hoş görünebilecek eylemler yapıyor, söylemlerde bulunuyoruz.
AKP’liler tek bir insan olsaydı, muhalefetin bu türden hamlelerine kasıklarını tutarak gülerdi diye düşünüyorum. Zira AKP’liler kendileri açısından oldukça rasyoneller – kendi parmaklarının kesilmesindense Türkiye’nin geri kalanının yanmasını çok rasyonel buluyorlar. Bu pozisyon, rasyonel zeminde şekillenmiş karşı-argümanlarla çürütülemez. Çürütülemeyeceği için de AKP’liler asla adalet zaviyesinden bakmayacaklar. Çünkü duygusuzlar, çünkü literatürün “emotional inhibition” dediği bir hali tecrübe ediyorlar: Duygusal bastırma, Alexithymia. Bir grup insan, Demolition Man filmindekine benzer şekilde bazı “düzenleyici – işbirliğini bozanı cezalandırıcı” işlevleri askıya alınmış Türkiye’de bir araya geldiler, örgütlendiler ve bu boşluktan faydalanarak adaletsizliği gayet rasyonel gerekçelerle norm haline getirdiler. Öte yandan, yeni bakanımız Akın Gürlek’ten göreceğimiz üzere, hukuk tıkır tıkır işliyor.
Bir müteahhitin AKP’li olması rasyoneldir. Atama bekleyen öğretmenin AKP İlçe Başkanı’na yalakalık yapması da öyle. Suçüstü yakalanan birinin AKP’li olduğunu göstermesi, göstermemesinden iyidir. Öyle ya – muhalif belediye başkanıysan hırsızsın, AKP’ye geçersen aklanıyorsun. Böyle bir düzeneği hangi vaat, mesaj, söylem, propaganda bozacak?
Hayır, muhalefetin yapması gereken duygulara odaklanmaktır. Literatür, Alexithymia halinde duyguları yeniden tetiklemek için duyguya maruz bırakmak ve “aynalatmak” yöntemlerinin faydalı olduğunu söylüyor. Yani AKP’lilerin muhaliflere bakınca orada duygu yoğunluğu görmesi, bu duygusal bağların onlara nasıl avantaj sağladığını fark etmesi, bunun kendisinde eksik olduğunu hissederek oraya yakınsaması ve bir anlatı yoluyla o duygusallığa kabul için “duygulanması” gerekiyor.
Tabii, Milton’un ölümsüz eserindeki dizeleri unutmamak lazım:
“Abashed the devil stood and felt how awful goodness is and saw Virtue in her shape how lovely: and pined his loss.”
Şeytan, iyiliğin ihtişamı ve erdemin güzelliği karşısında haşyet duyar ve kaybına hayıflanır. Ancak şeytan iyiliğe ve erdeme düşmanlık etmeye devam etmiştir. Çünkü gururu incinmiştir. Elbette AKP’lilerin gururunu incitmemek, onlara tepeden bakmamak gerek – zira belki de hissedebildikleri tek duygu budur. Ancak onların iyiliğe, güzelliğe neden olan, adalet terazisini herkes için anlamlı hale getiren bir duygu birlikteliğine şahit olmaları şarttır.
O duygu birlikteliği muhalefette var mı? AKP’nin dağıttığı, dağıtacağını vaat ettiği yahut milyonların dağıtacağını ümit etmesini temin ettiği maddi-manevi kazancın karşısına, daha fazla kazanç vaadiyle çıkmak mümkün değildir. Bu paylaşılan “rasyonel değer” üzerinden birleşen AKP’lileri duygusal açıdan kendimize özendirmek ise çok daha zor. Zira hiçbir duygu birlikteliği yok, adalet terazisini düzelten duygu temelli mekanizmalar yok. Hatta üzülerek söylemek mümkün ki, “canavarla mücadele eden canavarlaşır” prensibince muhalefet, git gide AKP’ye benziyor. Onu, ancak AKP olarak yenebileceğini düşünüyor.
Önceki yazımda anlatıyı özetlemiştim – bu yazıda o anlatının işler ve paylaşılır hale gelebilmesi için gerekeni özetledim: Duygudaşlık. Bir taraftan, milyonlarca “küçük insan”ın o duyguları paylaştığını, bir duygudaşlık geliştirdiğini görüyorum. Diğer yandan, onların temsilcilerinin hal ve hareketlerinde bunu gözlemleyemiyorum. Sorun şurada ki AKP’liler de gözlemleyemiyor. Bu yüzden kafalarını bu tarafa çevirmiyorlar. Bu yüzden her defasında fırsat ayağımıza kadar geliyor ancak biz iktidarı altın tepsi içinde Erdoğan’a sunuyoruz.
İnsan uzun uzun düşünüp, tartıp, hesap yapıp mükemmel bir vizyon oluşturabilir. Bu, rasyonel bir iştir. Ancak o vizyona ulaşmak için çalışmak, fedakarlık yapmak, saldırılara göğüs germek, sabretmek, susmak, konuşmak, dövüşmek hatta ölmek gerekebilir. Bunu ancak duygular sağlar – duyguları olmayan insanın vizyonu anlamsızdır. O yüzden, Ramazan vesilesiyle, bir Ramazan günü oruçsuz indiği sokaktaki Türkleri görüp hislenen Yahya Kemal’den alıntıyla bitirelim:
“Madem ki böyle duygularım kaldı, çok şükür.”
M. Bahadırhan Dinçaslan



















































































































