2000’li yılların başında üniversiteye başlayanlar, akademideki hâkim ruhun Post-Kemalizm olduğunu hatırlayacaklardır. Kökeni 1980’li yıllara kadar giden bu akım, kabaca özetleyecek olursak, Kemalizm’i Türkiye’deki otoriterliğin yegane kaynağı olarak gören eleştirel bir tarih anlatısıdır.
Bu akımın ortaya çıkışında özellikle 12 Eylül darbesinin çok büyük bir etkisi vardır. Zira darbe sonrası oluşan askeri diktatörlük, meşruiyetinin önemli bir kısmını Atatürk’ten devşirmiş; Atatürk’ün adı, dili ve sembolleri, devletin otoritesini yeniden tesis etmek için araçsallaştırılmıştır. Siyasal ve kültürel atmosfer öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, Atatürk’e yakınlık duymak adeta bu askeri dikta rejimini zımnen onaylamak anlamına gelir hâle gelmiştir.
Bu iklim içerisinde Post-Kemalizm, özellikle sol-liberal okur-yazar çevrelerinin başını çektiği bir entelektüel hareket olarak zuhur etti. Ancak burada kalmadı; 1990’lardan itibaren giderek yükselen İslamcı kesimle de yakınlaştı ve bütünleşti. Medine Vesikası üzerinden başlayan tartışmalar eşliğinde bazı İslamcı aydınlar hızla “demokrat” ilan edildi ve demokratikleşme davasının doğal müttefikleri olarak kucaklandılar.
Her iki tarafın ajandası da aslında oldukça açıktı: Yeni Demokrasi Hareketi fiyaskosu sonrası kitlesel bir toplumsal tabandan yoksun olan sol-liberal çevre, kendisini tek başına siyasal bir özneye dönüştüremediği için, İslamcı hareketin kitleselliği üzerinden iktidara nüfuz etmeyi hesap ediyordu. İslamcı taraf ise, uzun yıllardır taşıdığı sistem dışı pozisyonu yumuşatmak ve müesses nizamın tepkisini bertaraf etmek için, bu çevrelerden devşirdiği kavramsal dili ve retoriği meşruiyet makyajı olarak kullanıyordu
İşte bizim üniversiteye başladığımız yıllar, tam da bu kirli ittifakın iktidara yerleştiği yıllardı. O dönemin gündemini ve siyaseti takip edenler hatırlayacaktır. Ben ise o günleri bugün gibi hatırlıyorum. SAÜ’de, bugünlerin SETA'cısı olmuş bir hocayla (ismini anmayacağım; amcası o dönem Adapazarı Belediye Başkanıydı) gündemdeki mevzuları derste tartışırdık. Allah var, medeni tartışmalar olurdu; sükûnetle konuşurduk. Tabii aynı hocanın bugün yazdıklarıyla o gün söyledikleri arasında uçurum var; orası ayrı mesele.
Ve evet, biz o günler “imtiyazını kaybeden Kemalist-Beyaz Türk” idik. Babası öksüz büyümüş Aşkaleli bir çoban, annesi 18 yaşından 22 yaşına kadar köyde öğretmenlik yapmış bir Beyaz Türk!
Biz "imtiyazımızı" kaybederken Ali Bulaç Althusser ile kolkola giriyor; Y.Aktay Gramsci üzerine kalem oynatıyor; Said Nursi övgüleri “Sosyalist-kültür” dergisi Birikim’in sayfalarında yer bulurken, İskele Sancak'ta Laçinerlerin Ömer'i ile Bayramoğulların Ali'si tatlı tatlı paslaşıyordu. Burkacı N.Göle'nin Paris'e "hicret" edip "Kemalizm Müslüman laikliğin en gelişmiş biçimi" dir demesine daha 10 yıl vardı. Hepsi, üzerlerine sinen büyük bir "Euphorie(öfori)" ile istikbale bakmakla meşguldü.
Ancak bu “euphorie(öfori)” hepi topu 11 yıl sürdü. İslamcılar iktidarlarını sağlamlaştırdıkça özgüvenleri arttı. Özgüvenleri arttıkça sol-liberal makyaja olan ihtiyaçları azaldı. İlk işaret fişeği dönemin AKP İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu’nun “10 yıllık iktidar dönemimizde bizimle şu ya da bu şekilde paydaş olanlar, gelecek 10 yılda bizimle paydaş olmayacaklar.” sözleriyle verilmişti. Ancak nihai kopuş 2013 Gezi direnişi ile oldu ve Post-Kemalist koalisyon dağıldı.
BİR ENKAZIN ARDINDAN
Post-Kemalizm özünde yanlış teşhisin doğurduğu yanlış bir tedavi girişimiydi. Türkiye’nin demokratikleşememe sorununu neredeyse bütünüyle 1908–1950 arasına ihale etmek; bu dönemi tekil bir siyasal blok gibi okumak; onun öncesini (Osmanlı’nın çürüyen yapısını) ve sonrasını (Soğuk Savaş, darbeler düzeni, neoliberal yeniden yapılanma, küresel hegemonya ilişkileri) hiç dikkate almamak, bu teşhisin başlıca marazıydı.
Bu marazi okumanın doğal sonucu, İslamcı hareketi demokratikleşme davasının “doğal müttefiki” ilan etmek oldu. Böylece, Cumhuriyet’in kazanımları göz ardı edilirken, İslamcı hareketin otoriter, cemaatçi ve hiyerarşik yapısı “halkın sesi” olarak romantize edildi.
İşte tam bu nedenle, ülkede asıl otoriterleşme dinamiğinin 2000’lerden itibaren adım adım kurulduğu bilerek ya da bilmeyerek görmezden gelindi. Bu görmezden gelmenin, siyasi yanılgının ve tarih okuma felaketinin doruk noktası ise “Yetmez Ama Evet” denilen komedidir.
“Bir musibet bin nasihattan yeğdir” diye boşuna dememişler. Nitekim Post-Kemalizm’in “otoriter devlet geleneğine” karşı özgürlük getireceğini sandığı siyasal İslam, tam tersine devletin bütün gözeneklerine yerleşerek toplumu hiç olmadığı kadar daraltan, nefessiz bırakan kapalı bir rejim kurdu. Bir vakitler “sivil toplum örgütü” olarak kodlanan tarikatların sanıldığı kadar sivil olmadığı; bilakis devleti ele geçirecek kadar örgütlü, gençleri intihara sürükleyecek kadar baskıcı, darbe yapacak kadar tehlikeli olduğu, en acı şekilde görüldü. Cumhuriyet’in dengeli, temkinli ve barışçı dış politika geleneğinin; Neo-Osmanlıcı yayılmacı heveslerden nasıl fersah fersah üstün olduğu anlaşıldı.
Netice olarak Türk toplumu, yıllarca “vesayet” diye aşağılanan devlet aklının aslında ortak hayatın güvencesi; “jakoben” diye küçümsenen laikliğin bir baskı değil nefes alınacak kamusal zemin; “elitist” diye suçlanan kamusal eğitim ve liyakat düzeninin bu ülkenin en adil eşitleyicisi; gücünü hamasetten değil akıldan ve diplomatik gerçeklikten alan dış siyasetin ise bir lüks değil hayatta kalma şartı olduğunu yeniden fark etti. Post-Kemalist kimlik politikalarının toplumda açtığı kırılmaların bedeli görüldükçe, ümmet değil ulus olmanın ise modern ve özgür bir toplumsal hayatın vazgeçilmez şartı olduğu daha berrak bir şekilde idrak edildi.
Bu idrakin ise bizi ulaştırdığı tek bir adres vardı: Mustafa Kemal Atatürk. O yüzden bugün bu ülkenin gençleri, kadınları, orta sınıfları ve bütün yorgun kitleleri Atatürk’e yeniden dönüyor. Atatürk, resmî ve soğuk bir tören figürü olmaktan çıkıp, yeniden ayağa kalkmanın, kendine gelmenin, aklı ve onuru geri çağırmanın adı oluyor.
Atatürk bugün artık geçmişin değil, bu ülkenin makul geleceğinin adıdır. Bu sebepten 10 Kasım’ları artık bir yas günü, kolektif bir ağıt seansı olarak değil; yeniden başlama iradesinin günü olarak görelim. Zira Atatürk’ü anmak, geçmişe bakıp hüzünlenmek değil; bugünden yarına nasıl bir ülke bırakacağımıza karar vermek demektir.



















































































































