23 senede ülkemiz birçok alanda birçok değişim yaşadı. Ekserisi, hatta tamamına yakını, “ilerleme” diye sunulsa da gerçekte hayırlı değişimler değildi elbette. Fakat bütün bu yer değiştirmelerin, dönüşümlerin, sarsıntıların arasında en çarpıcı ve belki de en sinsi değişim, sessizlikte yaşandı. Rezilliklerin bile sıradanlaşacak kadar çoğalmasıyla ortaya çıkan o tuhaf, uyuşuk sessizlik… Düşünün ülke öyle bir hale gelmiş ki rezillikler bile birbirini beklemiyor; adeta yarışa giriyor. Sanki görünmez bir el, memleketin dört bir yanındaki bütün çürük noktaları aynı anda dürtüyor. Ülke, geceden sabaha çöken bir sisin içindeymiş gibi; nerede bir çığlık duysan yönünü bulamıyorsun, nerede bir rezalet patlasa kimse şaşırmıyor. Öğlen başka bir skandal, akşam başka bir densizlik, gece yarısı başka bir arsızlık…
Hal böyle olunca, haftada bir yazı yazmak insana neredeyse işkence gibi geliyor. Bir konuyu seçsen, diğer kepazelik boğazına düğüm oluyor. Ötekinin üstüne yazsan, bu sefer başka bir utanmazlık kendini dayatıyor. İnsan düşünüyor: “Bu hafta hangisini yazayım da eksik hissetmeyeyim? Hangi rezaleti ele alırsam diğerine haksızlık etmiş olmayayım? Bu hafta hangisini yazmasam içimde ukde kalmaz?”
Ama bütün bu patırtı gürültü deryası içinde öyle bir olay var ki, belki de bu rezillik selinin münferit vakalardan ibaret olmadığını; aksine aynı kökten beslenen sistemli bir çürümenin dışavurumu olduğunu adeta ele veriyor.
REJİMİN “İNSAN” TİPİ!
Pakize Akbaba bir şehit annesi… Kendisini yaklaşık 14 sene evvel, askerlik dönüşü bir yerel gazetede foto muhabirliği yaptığım dönemde, bir 29 Ekim töreninde ilk kez yakından görmüştüm. Evladını yıllar önce ırkçı, bölücü PKK terör örgütüne kurban vermiş bir anne… Üzerinde o günün ağırlığını taşıyan sade bir kıyafet, yüzünde hem gururun hem tarifsiz bir acının izleri vardı. İki yıl sonra, Gezi direnişi günlerinde bir kez daha karşılaştık. Yine aynı ifade… Hem gururun dik duruşu hem de evlat acısının insanın kalbine çöken o ağır gölgesi aynı anda yüzünde okunuyordu.
Bu muhterem hanımefendinin geçtiğimiz haftalarda uçak kazasında şehit olan askerlerin cenazesinde hükümet ricaline yaşanan rezillik süreciyle ile ilgili veryansın edişi kameralara yansıdı. “Bizim çocuklarımızın katilini affedemezsiniz! Bu haddiniz değil! Meclis’te istemiyoruz” diyordu Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’e. Sonrasında Bakanlık koltuğuna oturan o şahsın parmak sallaması duyuldu: “Burası yeri değil hadsizlik yapma. Hadsiz konuşma, burada cenaze var. Sen şehit anasısın o kadar”
O kadar! “Takdir-i ilâhî” de! “Vatan sağ olsun” deyip kenara çekil! Acını yut, lokman boğazında kalsın! Gözyaşını içine akıt, kimse görmesin! Sakın konuşma, sakın itiraz etme, sakın sesini yükseltme! Sen sadece törenlerde fon ol, protokolün dekoru ol, kameraya uygun bir silüet ol!
Evet, senin acın makbuldür; yeter ki sessiz olsun! Senin evladın kutsaldır; yeter ki o kutsallığı biz istediğimiz gibi kullanalım! Sen şehit annesisin; ama ancak bizim izin verdiğimiz kadar! Senin payına düşen hesap sormak değil, sükuttur; isyan değil, itaattir! Haddini bil, yoksa biz bildirmesini biliriz!
Ama dedik ya bu rezillik seli münferit vakalardan ibaret değil; aynı kökten beslenen sistemli bir çürümenin ürünü. Bu iş hiç orada kalır mı? Nitekim kendisine gazeteci süsü vermiş bir tetikçi basıyor tweeti.
“Şehit annesi olmak ülke siyasetini belirleyebilecek bir ayrıcalık tanımıyor kimseye. Gezi teröründe ortada o. Darbe mitinglerinde o. Üstelik Pakize Akbaba isimli bayan ortaya çıktığı ilk günden bu yana sadece siyaset yaptı. En son CHP'den aday adayı oldu. Gitsin siyaset yapsın. Oğlunu kullanmasın artık.”
Tweetin her satırı ayrı bir vicdansızlık, ayrı bir çarpıklık, ayrı bir çürümüşlük örneği. Şehit annesi siyaseti belirleyemiyor ama 30 bin kişinin katili belirleyebiliyor! Anneden hesap soruluyor ama terör baronuna mikrofon tutuluyor!
Aslında asıl mesele ne biliyor musunuz. Bu sözleri sözleten iklim ve bu iklimi mümkün kılan rejim antropolojisi. Çünkü her rejim kendi insan tipini yaratır. Ünlü Fransız düşünür Montesquieu’ya göre cumhuriyetin ilkesi erdem, monarşinin ilkesi şeref ve despotizmin ilkesi de korkudur. Despotizm korku ile ayakta kalır; korkuyu yalnızca yönetmez, korkuya uygun insanı da üretir. Amaç iyi yurttaşlar yetiştirmek değil, itaatkâr, biat eden, sorgulamayan, köle ruhlu insanlar yetiştirmektir.¹
Bu otoriter rejimin insan tipi işte budur! Yukarıya karşı korkak, aşağıya karşı saldırgan. Güçlüye karşı köle ruhlu, güçsüz bildiğine karşı zorba!
Üstelik bu insan tipi yalnızca iktidarın etrafında dolaşmaz; sözde muhalefetin damarlarına da sızar. Terör örgütü uzantısı partinin vekilleri çıkar “CHP tabanının hassasiyetine bakarak siyaset üretmemeli.” der. Bir başkası çıkar, hiçbir demokratik ölçüye sığmayacak bir pişkinlikle “İktidar medyaya müdahale etmeli.” diye geveleyip durur. Hep aynı kibir, hep aynı emir eri psikolojisi, hep aynı çarpık karakter yapısı.
O yüzden bu iki çarpık zihniyet pek güzel anlaşır. Herkesten de aynı ölçüde itaat bekler. Vatandaşın sözüne değil, üst aklın talimatına odaklanır. Gün gelir şehit annesine parmak sallar; gün gelir İmralı’ya gitmiyor diye CHP’ye…
CUMHURİYET’İN İNSANINI HATIRLAMAK
Biz gene Montesquieu’ya dönelim ve o veciz tespitini unutmayalım: Cumhuriyetin ilkesi erdemdir. Siyasal erdem yurt sevgisidir; bencillikten, tutkulardan, hırs ve isteklerden fedakarlıktır.² Erdemin olduğu yerde korku barınamaz. Yerini sorumluluğa bırakır; yerini ahlaka bırakır; yerini yurttaşlık bilincine bırakır.
İşte bugün Pakize Akbaba’ya parmak sallayan o zihniyetin karşısında, Cumhuriyet’in insan tipi bambaşka bir yerdedir. Cumhuriyet’in insanı - ister şehit annesi olsun, ister işçi, ister çiftçi - devletin kölesi değil, vatandaşıdır. Konuşur, itiraz eder, hesap sorar; çünkü bilir ki Cumhuriyet yurttaşına “sus!” demez; dememelidir.
Pakize Akbaba’ya “Sen şehit anasısın o kadar!” diyen zihniyet bu ülkeyi karanlığa çeker. Ama Cumhuriyetin cevabı bellidir: “Sen yurttaşsın. Bu ülkenin sahibisin.” İşte asıl mesele budur. Korkunun ürettiği insan ile erdemin yetiştirdiği insan arasındaki çatışma… Bugün Türk ulusunun ihtiyacı erdemiyle, onuruyla, cesaretiyle, yurt ve ulus sevgisiyle sözünü sakınmayan Cumhuriyet insanını yeniden hatırlamaktır.
¹ Göze, A. (2005). Siyasi düşünceler ve yönetimler (10. baskı, s. 186). Beta Basım Yayın Dağıtım.
² Göze, A. (2005). Siyasi düşünceler ve yönetimler (10. baskı, s. 181). Beta Basım Yayın Dağıtım.



















































































































