Bir insanın gerçekten ilkelerine mi bağlı olduğunu, yoksa sadece kendi mahallesine mi sadakat gösterdiğini anlamak aslında hiç zor değildir zira bunun için kalın kitaplara, karmaşık teorilere, derin analizlere falan ihtiyaç yoktur. Çok basit bir “refleks testi” yeterlidir: Hukuken, ahlâken yanlış olduğu tartışmasız bir eylemi başkası yaptığında verdiği tepkiyle, aynı eylemi kendi mahallesinden biri yaptığında kurduğu cümleleri kıyaslarsınız. Eğer fail “bizden” olunca öfke bir anda yaz sıcağındaki Maraş dondurması gibi eriyorsa, sert ifadeler birden kadife yastığa dönüşüyorsa, akıl almaz teviller “özel indirimli kampanya ürünü” gibi piyasaya sürülüyorsa, ortada ilke falan yoktur. Sadece kravat takmış, entelektüel parfüm sıkmış, fondöten sürmüş ilkel bir kabilecilik vardır.
Bu makyajlı kabileciliğin en görkemli şekilde tebarüz ettiği alan ise zaman zaman alevlenen Yılmaz Güney tartışmalarıdır. En aklı başında bildiğimiz, kitaplarını zevkle okuduğumuz isimler dahi mevzu bahis Güney oldu mu "Yılmaz Güney bir hâkimi öldürdü diye adamı mahkûm mu edelim?” ¹ demekten çekinmez. Normal bir ülkede ancak absürt komedi filmlerinde veya merhum Levent Kırca’nın skeçlerinde işitilebilecek bu retorik ile mantık intihar eder, idrak usulca kapıdan çıkar.
Başka biri çıtayı daha da yükseğe taşır: “Benzer bir olay o dönemde sokak arasında, bir kahvehanede, okul kantininde herkesin (herkesin!) başına gelebilirdi.” ² diyerek hadiseyi günlük hayat rutini seviyesine indirir. Düşünün, sabah kalkıyorsun, yüzünü yıkayıp dişlerini fırçalıyorsun. Ardından kahvaltı edip palas pandıras evden çıkıp işe yetişmeye çalışıyorsun. Sonra da meyhanede kafayı çekip meskûn mahalde ateş etmeye yeltendiğin için seni uyaran bir hâkimi vuruyorsun! Ne bileyim, otobüsü kaçırmak gibi! Veya anahtarınızı evde unutmak gibi! Trafik yüzünden işe geç kalmak gibi! Günlük aksilikler listesinden bir satır!
“Bu mevzuda acaba daha ne kadar zırvalanabilir?” diye düşünürken, -kambersiz düğün olmaz misali- her tartışmada her mikrofona (sanki bütün ülke onun aklına şiddetle ihtiyaç duyuyormuş gibi) kafasını uzatan, yarı zamanlı aktivist, tam zamanlı fazilet kumkuması, atanamamış “Akil İnsan” Nur Sürer (kafa kağıdındaki adıyla Nur Sürer Kuray) devreye giriyor ve çıtayı kelimenin tam anlamıyla Arş-ı Âlâ’ ya yükseltiyor! “İşte karısını dövdü… Ne bileyim bizim annelerimiz de bazen tokat yiyordu babalarımızdan…” ³
Şimdi, kendimize olan saygımızı bir an için rafa kaldıralım ve bu mantığın mâkul olduğunu var sayalım. Güney’in, karısını (Nebahat Çehre) dövdüğü 1960’lar ve 70’ler Türkiye’sinde bir insanın eşine iki tokat atması gerçekten de sıradan bir olaydı. Ancak karısının “Olmaz, yapamam, edemem…” ⁴ demesine rağmen başına bardak koyup ateş etmek, onu arabayla ezmeye kalkmak hiçbir dönemde, hiçbir toplumda “sıradan” sayılmamış; tarihin hiçbir döneminde, hiçbir halk bu ikisini aynı kategoride değerlendirmemişti. Biri şiddetin sıradanlaşmış halidir; diğeri doğrudan vahşetin ta kendisidir.
Bayan Nur Sürer Kuray sazı eline almışken burada durmuyor elbette; işi, ölmüş bir insana ima yoluyla çamur atmaya kadar götürüyor: “Orada aralarında geçen meseleyi biz sinemacılar olarak biliyoruz. Orada çok çirkin şeyler olmuş savcı tarafından…” ⁵
Allah Allah! Neymiş bu “sinemacıların bildiği” mesele? Durun, siz zahmet etmeyin; muhtemelen kast edilen o meşhur kulis hikâyesidir: “Sefa Mutlu, Güney’in karısına küfür etmiş!” Peki, mahkeme kayıtlarında böyle bir bilgi var mı? Tek bir şahit ifadesi var mı? Varsa, buyursun ortaya koysun. Bilakis, bütün şahitler olay anında “tuvalette” olduğunu beyan etmiş. ⁶ Muhtemelen Türk hukuk tarihinde bu kadar kalabalık bir “eş zamanlı tuvalet yoğunluğu” başka hiçbir cinayet dosyasında görülmemiştir.
Yani Yılmaz Güney gibi eli silah tutan, hayatı boyunca “sert adam” imajıyla tanınmış, ataerkil bir kültürden gelen, aslen Urfa Siverekli biri, karısına küfredildiği için birini vuracak ve dönemin Türkiye’sinde sağcı-solcu herkesin “karısına küfredeni vurmakla iyi yapmış” diyebileceği bir eylem için çıkıp göğsünü gere gere “ben yaptım” demeyecek. Aksine, yeğeninin suçu üstlenmesiyle olayı örtbas etmeye çalışacak.
O vakit sormak lazım Bayan Sürer Kuray’a: Bu “sinemacıların bildiği” malumat repertuvarı ne kadar geniş? Örneğin Güney’in, Urfa’daki film çekimleri sırasında arabayla ezdiği çocuk için sinemacıların bildiği ne tür açıklamalar var? O çocuk da Yılmaz Güney’in -mesela- baldızına mı küfretmiş? Veya Oğuz Atay’ın başına niye silah dayamış? Yoksa rahmetli Atay, Yılmaz Güney’in bacanağına nanik mi yapmış? ⁷
İnanın, bu ilkel kabilecilik refleksiyle yapılan açıklamalardan onlar adına ben utanıyorum. Keşke şöyle denebilseydi: “Dostoyevski kumarbazdı ama büyük bir yazardı. Büyük sanatçılar özel hayatlarında savunulamaz hatalar yapabilir; bu, onların sanatsal üretimini bütünüyle yok saymayı gerektirmez.” Bu, en azından tutarlı bir pozisyon olurdu; suçu suç olarak kabul eder, sanatsal değerlendirmeyi ayrı bir zemine taşırdı.
O zaman biz de cevaben “Güney, sinema kariyerinin büyük bir kısmında ucuz kabadayılık öyküleri ve feodal şiddet öyküleri çekmiş bir isimdir. Bisiklet Hırsızları filminden esinlendiği Umut filmi dışında sinema tarihinde belirleyici bir başyapıtı yoktur. Cannes’da ödül alan Yol filminin yönetmeni ise Şerif Gören’dir. Onun senaryoya ciddi müdahaleleri olmuştur. O filmi Güney’e mal etmek her şeyden önce Şerif Gören’e yapılan büyük bir haksızlıktır. Üstelik başlangıçta festivalin yarışma bölümüne alınmamış; sonradan Mitterand’ın ricasıyla kabul edilmiştir. ⁸ Yönetmenlik açısından bakıldığında ise Güney, sinema dili ve estetik derinlik bakımından Lütfi Akad’ın da Metin Erksan’ın da açık biçimde gerisinde kalan bir isimdir. Buna rağmen bazı insanlar, Güney’in sinema dışındaki skandallarına müsamaha devşirmek için Türk sinemasındaki yerini, olduğundan yukarıda göstermektedir.” derdik ve mesele hiç değilse mide bulandırıcı bir düzeye inmezdi.
Ama bunun yerine yapılan şey suçu küçültmek, vahşeti sıradanlaştırmak, cinayeti gündelik bir aksilik düzeyine indirgemek, “Yılmaz Güney kırmızı çizgimiz” ⁹ diyerek onu bir put haline getirmek ve hatta ölmüş bir adama ima yoluyla iftira atmak. Bizim payımıza düşen ise bu -sözde ilericilik adına yapılan- ilkel kabileciliği görüp başkasına adına yerin dibine girmek.
¹ Dorsay, A. (2023, Kasım 28). Hâkimi öldürdü diye mahkûm mu edelim. Gazete Güncel. https://www.gazeteguncel.com/yilmaz-guney-yorumu-atilla-dorsay-hakimi-oldurdu-diye-mahkum-mu edelim-152375h.htm
² Alogan, Y. (2023, Eylül 24). PKK ve son bakışta Yılmaz Güney. Veryansın TV. https://www.veryansintv.com/yazar/yavuz-alogan/kose-yazisi/pkk-ve-son-bakista-yilmaz-guney
³ Altuntaş, B. (2025). Nur Sürer’den Yılmaz Güney eleştirilerine yanıt. Cumhuriyet. https://www.cumhuriyet.com.tr/yasam/nur-surer-den-yilmaz-guney-elestirilerine-yanit-2481130
⁴ Sadi Bey. (2013, Haziran 18). Yılmaz Güney’in Nebahat Çehre’nin başının üzerindeki bardağı gerçek mermiyle vurmasından bu yana 47 yıl geçmiş. https://sadibey.com/2013/06/18/yilmaz-guneyin-nebahat-cehrenin-basinin-uzerindeki-bardagi-gercek-mermiyle-vurmasindan-bu-yana-47-yil-gecmis/
⁵ Altuntaş, B. (2025). Nur Sürer’den Yılmaz Güney eleştirilerine yanıt. Cumhuriyet. https://www.cumhuriyet.com.tr/yasam/nur-surer-den-yilmaz-guney-elestirilerine-yanit-2481130
⁶ Özgönül, E. (2024, 18 Eylül). Cinayet planlı değildi anlık fevri hareketti. Sözcü. https://www.sozcu.com.tr/cinayet-planli-degildi-anlik-fevri-hareketti-p84834
⁷ Yılmaz, İ. (2021, Temmuz 4). Yılmaz Güney Oğuz Atay’ın kafasına neden silah dayadı. Hürriyet. https://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/ihsan-yilmaz/yilmaz-guney-oguz-atayin-kafasina-neden-silah-dayadi-41823135
⁸ Bununla ilgili şu kaynaktan ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz: Luxembourgeus, T. (2023). Yoldaki yönetmen Şerif Gören. Doruk Yayınları.
⁹ Altuntaş, B. (2025). Nur Sürer’den Yılmaz Güney eleştirilerine yanıt. Cumhuriyet. https://www.cumhuriyet.com.tr/yasam/nur-surer-den-yilmaz-guney-elestirilerine-yanit-2481130




















































































































Suçluyu savunmak suçu paylaşmak demektir benim gözümde.Aynı potansiyele sahipler. Emeğinize sağlık çok güzel yazı.