Türkiye’de birçok kavram ve olgu gibi milliyetçilik meselesi de “körün fili tarif etmesi” tadında ele alınıyor. Kimine göre gericiliğin maskesi, kimileri için ırkçılığın bir veçhesi, kimine göre ise modernleşmenin lokomotifi. Kimisi onu otoriterliğin kaynağı sayarken, kimisi ulusal birliğin sigortası olarak görüyor.
Son 5-6 senedir hararetle takip ettiğim Prof. Dr. İlker Aytürk’ün başında olduğu bir ekip tarafından Toplum Çalışmaları Enstitüsü için hazırlanan “Türkiye’nin Milliyetçilik Haritası” adlı rapor, bu tartışmaya nihayet somut ve bilimsel bir zemin kazandırıyor.¹ Oldukça kapsamlı saha verilerine dayanan araştırma, Türkiye’de milliyetçiliğin bugünkü dokusunu, eğilimlerini ve sınırlarını berrak bir biçimde ortaya koyuyor.
YENİ MİLLİYETÇİLİK ÇAĞI
Raporda ilk dikkat çeken bulgu, Türk toplumunun yüzde 73.4’ünün kendisini “çok milliyetçi” ya da “milliyetçi” olarak tanımlaması. Partiler ölçeğinde baktığımızda ise AKP seçmenlerinin yüzde 76.2’si, CHP seçmenlerinin yüzde 73’ü, MHP seçmenlerinin yüzde 95.3’ü, İYİ Parti seçmenlerinin yüzde 85.9’u ve Zafer Partisi seçmenlerinin yüzde 98.2’si kendini milliyetçi olarak tanımlıyor. Bu oranlar, klasik anlamda ideolojik bir aidiyeti değil, giderek derinleşen bir toplumsal refleksi gösteriyor.
Bir diğer dikkat çekici bulgu, eğitim seviyesi arttıkça milliyetçi olduğunu belirtenlerin oranında belirgin bir yükselme gözlenmesi. Bununla paralel olarak, “Kendinizi öncelikle hangisinin bir parçası olarak görüyorsunuz?” sorusuna “Türk milleti” yanıtını verenlerin oranı da eğitim düzeyine bağlı olarak artıyor. Bu durum, yüksek eğitim seviyesinin “ulus fikrinden kopuş” değil, aksine onu daha rasyonel, daha bilinçli bir çerçeveye oturtma eğilimi yarattığını gösteriyor. Aynı soruya “İslam ümmeti” cevabını verenlerin oranı ise eğitim seviyesi arttıkça belirgin biçimde düşüyor. Bu veriden hareketle, siyasal ümmetçiliğin daha çok eğitim seviyesi düşük kesimlerde neşvünema bulduğunu söylemek mümkün.
Raporda Türk toplumunun “biz” algısına dair de çarpıcı veriler mevcut. Örneğin katılımcıların yüzde 72.6’sı, “Kökeni ne olursa olsun, kendini Türk hisseden herkes Türk kabul edilmelidir.” ifadesine katılıyor. Bu oran, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren inşa edilen yurttaşlık anlayışıyla büyük ölçüde örtüşüyor. Aynı doğrultuda, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Kürtler Türk’tür.” diyenlerin oranı yüzde 69.3 iken, “Boşnak, Çerkes, Arnavutlar Türk’tür.” diyenlerin oranı ise yüzde 68.6 olarak görülüyor. Yaklaşık kırk yıldır süren PKK terörüne rağmen bu oranların böylesine yüksek seyretmesi son derece dikkate değer.
Bu kapsayıcı “biz” algısının en bariz rezervi ise gayri müslim azınlıklara yönelik bulgularda görülüyor. Katılımcıların yalnızca yüzde 34.1’i, “Rum, Ermeni veya Yahudi vatandaşlar da Türk’tür.” ifadesine katılıyor. Bu sınırlı kapsayıcılık Osmanlı millet sisteminin tortularıyla alakalı olduğu kadar Cumhuriyet öncesi dönemde yaşanan işgal yılları, isyanlar ve dış müdahalelerin kolektif hafızada bıraktığı izlerle yakından ilişkili görünüyor.
Kimlik ve “biz” tartışmalarının en popüler konusu olan Anayasa’nın 66. maddesi meselesinde ise Türk toplumunun son derece net bir tavrı bulunuyor. “Anayasa’da Türklük kavramı olmalı.” ifadesine “Evet, katılıyorum” diyenlerin oranı yüzde 80 düzeyinde. Buna karşılık, “Anayasa’dan Türklük kavramı çıkarılmalı.” diyenlerin oranı yalnızca yüzde 15.3’te kalıyor. Dahası, DEM Parti seçmeninin bile neredeyse yüzde 40’ı, “Anayasa’da Türklük kavramı olmalı.” görüşüne katıldığını belirtiyor.
Son olarak milliyetçiliğin demokrasi ve laiklik ile ilişkisini ortaya koyan verilere baktığımızda, gerçekten enteresan bir tabloyla karşılaşıyoruz. “Ülkeyi yönetenlerin belirli aralıklarla halk tarafından seçildiği ve egemenliğin halka dayandığı bir yönetim şekli olan demokrasiyi, ülkemiz açısından olmazsa olmaz olarak görüyor musunuz?” sorusuna katılımcıların yüzde 84.3’ü, “Evet” cevabını veriyor. Bu oran Türk milliyetçileri arasında yüzde 87.8’e kadar yükseliyor. Benzer biçimde, “Türkiye için laik bir yönetim anlayışını gerekli görüyor musunuz?” sorusuna katılımcıların yüzde 71.6’sı, Türk milliyetçilerinin ise yüzde 72.2’si “Evet” yanıtını veriyor.
Demokrasi ile alakalı diğer önemli bulgulara baktığımızda şunları görüyoruz: “Milli güvenlik gerekçesiyle kişisel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını kabul eder misiniz?” sorusuna toplumun yüzde 62,6’sı “Hayır, kabul etmem.” cevabını veriyor. Bu oran Türk milliyetçileri arasında yüzde 63.3 düzeyinde seyrediyor. “Hükümete tepkinizi göstermek veya siyasi bir değişim sağlamak adına en etkili yöntem nedir?” sorusuna gelindiğinde, Türk milliyetçileri de tıpkı toplumun genelinde olduğu gibi “oy vermek” seçeneğini en etkili demokratik tepki biçimi olarak görüyor. Buna karşılık, sokak eylemleri ya da siyasi partilerde aktif görev alma ise milliyetçiler arasında oldukça düşük oranlarda kalıyor.
Rapordaki en dikkat çekici noktalardan biri ise “Türk milliyetçiliği” ile “Ülkücülüğün” ayrı başlıklarda ele alınması ki, bu ayrım özellikle demokrasi ve laiklik ile ilgili bulgularda ete kemiğe bürünüyor. Mesela “Demokrasiyi ülkemiz açısından olmazsa olmaz olarak görüyorum.” ifadesine Türk milliyetçilerinin yüzde 87.8’i “Evet” cevabını verirken, ülkücülerde bu oran yüzde 81.6’ya düşüyor. Benzer biçimde, “Türkiye için laik bir yönetim anlayışını gerekli görüyor musunuz?” sorusuna Türk milliyetçilerinin yüzde 72.2’si olumlu yanıt verirken, ülkücülerde oran yüzde 62.4 seviyesinde kalıyor. “Milli güvenlik gerekçesiyle kişisel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmasını kabul eder misiniz?” sorusuna Türk milliyetçilerinin yüzde 63.3’ü “Hayır, kabul etmem.” derken, ülkücülerin ise yalnızca yüzde 43.9’u aynı yanıtı veriyor.
Tüm bu veriler, yeni Türk milliyetçiliğinin, klasik ülkücülükten ayrışarak daha seküler, demokrasiyle barışık, özgürlüklere daha saygılı ve klasik ülkücülükten farklı biçimde köy ve kasaba değil, kent merkezli bir toplumsal tabana dayanan yeni bir yönelim hâline geldiğini gösteriyor. Eğer bu yönelim süreklilik kazanır ve doğru bir siyasi program ile kadro çatısı altında örgütlenirse, Türkiye’de demokratik modernleşmenin taşıyıcı damarlarından biri hâline gelebilir.
¹ Toplum Çalışmaları Enstitüsü. (2025, 08 Ekim). Türkiye’nin milliyetçilik haritası [Rapor]. Toplum.org.tr. https://www.toplum.org.tr/wp-content/uploads/2025/10/Turkiyenin-Milliyetcilik-Haritasi-08-Ekim-2025.pdf
² Bu noktada Süleyman Nazif’in 1919 tarihli “Kara Bir Gün” adlı yazısındaki tespit hatırlanabilir. Nazif, Fransız işgali sırasında İstanbul sokaklarında “işgal ordularını alkışlayan azınlıkların taşkınlığını” bir milletin onuruna vurulan hançer olarak nitelendirir. Bugün dahi gayrimüslim azınlıkların “biz” tanımı içindeki sınırlı kabulü, Nazif’in yüz yıl önce işaret ettiği bu tarihsel kırılmanın toplumsal bellekte hâlâ yankılandığını göstermektedir.



















































































































