Sözlük anlamıyla “kuralsızlık” demek olan “anomi” kavramı, Durkheim sosyolojisinin temel taşlarından biridir. Durkheim’a göre anomi; toplumun mekanik dayanışmadan organik dayanışmaya geçiş sürecinde ortaya çıkan bir norm çözülmesi durumudur¹. Eski değerler sarsılmıştır, fakat yenisi henüz kurulamamıştır. “Anomi”, bu geçiş döneminin kaçınılmaz sonucudur.
Ne var ki bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, Durkheim’ın tarif ettiği “geçici bir geçiş halinden” çok daha derin bir soruna işaret eder. Artık mesele, eski ile yeni arasındaki kısa süreli bir boşluk değil; boşluğun bizzat kendisinin bir düzene dönüşmesidir. Başka bir deyişle, kuralsızlık istisna olmaktan çıkmış, norm hâline gelmiştir.
İşte tam bu noktada imdadımıza “anomi” kavramına farklı bir yorum getiren Robert Merton yetişmektedir. Merton’un teorisine göre anomi; toplumun bireylerin önüne belli hedefler koymasına karşın, bunlara ulaşmada gerekli olan imkân ve araçları sağlayamadığı durumlarda ortaya çıkar.²
Merton’un anomi kuramının en çarpıcı yönlerinden biri, hedefler ile meşru araçların uyumsuzluğu neticesinde ortaya çıkan gerilime karşı geliştirdiği “sapma(deviance)” biçimleridir. Merton bu sapma biçimlerini Uyum(Conformity), Yenilikçilik(Innovation), Şekilcilik(Ritualism), Kaçış(Retreatism) ve İsyan(Rebellion) olarak beşe ayırır.
Sanki ülkemizin hâl-i pür melâlini görerek yazmış değil mi? Gerçi burada da küçük bir sorun var; zira Merton bunu bir "sapma” olarak tarif ederken bizde ise tablo biraz farklı. “Sapma” dediğimiz şey, neredeyse sistemin işleyiş biçimi hâline gelmiş!
En iyisi teoride kalmayalım ve somut örneklerle bu sınıflandırmanın Türkiye pratiğinde nasıl bir günlük hayat rehberine dönüştüğünü görelim.
ANOMİNİN GÜNDELİK HALLERİ
Uyum, bireyin hem toplumsal hedefleri hem de bu hedeflere ulaşmanın meşru yollarını kabul etmesidir. Bunlara kısaca “iflah olmaz optimistler” diyebiliriz. Yani “çalışırsan başarırsın” önermesine hâlâ inananlar; dört harfli sınavlar için kurslara bir dünya para dökenler; lazım olur diye “mülakat teknikleri” eğitimi alanlar… Sistem de zaten en çok bu grubu sever. Bu grup, oyunun kurallarına inanan (veya inanmak zorunda olan) son kaledir. Ne var ki bu kalenin surları her geçen gün biraz daha çatlamaktadır.
Yenilikçilik, hedefleri kabul edip meşru yolları sessizce rafa kaldıranların yoludur. Bunlar için hedefe giden her yol meşrudur. Kâh soruları çalar; kâh torp… pardon “referans” kovalar. Zaman zaman da gireceği sınavdan önce “tanıdık var mı?” diye yoklama çeker. Üniversite yıllarını “ileride lazım olur” diye tarikat yurtlarında geçirir; CV’sine yazdığı niteliklerden çok, telefon rehberindeki isimlere güvenir.
Ancak bu kategorinin daha sert versiyonları da vardır. Hızlı zenginleşme hayali uğruna bir anda “Dalton” ya da “Casper” kesilenler, yasa dışı işlere yönelenler, suç örgütlerine eklemlenenler… Bu noktada referans zincirleri yerini daha sert hiyerarşilere, “dayılar” ise yerini “reislere” bırakır. Ama mantık değişmez; hedef aynıdır, sadece yol birazcık karanlıktır.
Sonrasında Şekilciliğe geliriz. Burası, hedeflerden vazgeçip kurallara sarılanların dünyasıdır. Evrak tamamdır, prosedür eksiksizdir, imzalar yerindedir. Herkes “işini” yapar; sistem işlemeye devam eder, fakat kimse o sistemin ne işe yaradığını sormaz. Zaten soran da -işim gereği yakından bilirim- pek hoş karşılanmaz.
Kaçış ise artık hedeflere de araçlara da inanmayanların sessiz geri çekilişidir. Kimisi “ev genci” olur; kimisi anlamsızca ve amaçsızca ekran kaydırır; kimisi ise daha beterini yapar; uyuşturucu batağına saplanır veya intihar eder. Burada artık “ne yapsam olmayacak” duygusu egemendir. Bir sınav başvurusu ertelenir; bir iş görüşmesine gidilmez; bir plan daha “zaten olmaz” denilerek rafa kaldırılır. Ve bu küçük vazgeçişler zamanla birikir birikir ve birey, tam olarak ne zaman ve nasıl olduğunu anlamadan oyunun dışında kaldığını fark eder ya da fark etmeyi de bir noktadan sonra bırakır.
En nihayet İsyan yani hem hedefleri hem de araçları reddedip yerine yenisi koyma iddiası. Kulağa çok güçlü ve romantik gelen bu kategori, teoride dönüştürücü bir potansiyel barındırır. Gel gelelim Türkiye pratiğinde bu isyan çoğu zaman örgütlü bir alternatif ile zuhur etmez. Daha çok kaotik bir öfke hâli olarak ortaya çıkar.
Yönü yoktur; programı yoktur; ufku yoktur. Daha doğru bir ifadeyle bunları ortaya koyacak bir irade yoktur. O “irade”, mutlak butlan takipçiliğiyle, genel başkan şakşakçılığıyla, ihale kovalamakla tüketilir. Dolayısıyla isyan bir “yaratıcı yıkım” şeklinde tebarüz etmez. Sadece yıkar; dağıtır. Çoğu zaman da yıkmak için en kolay, en savunmasız hedefi seçer. Okullar bu anlamda tesadüfi mekânlar değildir. Aksine, sistemin bireye sunduğu vaatlerin en görünür olduğu, ama aynı zamanda en sert biçimde çöktüğü yerlerdir.
Türkiye’nin karşı karşıya kaldığı fotoğraf bu kadar sarih ve berraktır. Fakat asıl mesele, bu fotoğrafı görmek ve teorize etmek değil; bu fotoğrafla yaşamaya ne kadar daha devam edileceğidir. Çünkü bir toplum, kurallarını yitirdiğinde değil, o kuralsızlığı kanıksadığında çözülür.
[1] Can, Y. (2004). Durkheim ve Merton’ın anomi kuramları bağlamında cemaatten cemiyete Türk toplumu. Muhafazakâr Düşünce Dergisi, 1(2), 98
[2] Kabakcı, E. (t.y.). Anomi. TÜBİTAK Ansiklopedi. https://ansiklopedi.tubitak.gov.tr/ansiklopedi/anomi



















































































































