Biliyorum, Türkiye’nin gündemini takip etmek hem yorucu hem de mide bulandırıcı. Ama Erdoğan’ın geçen haftaki Boğaziçi çıkarmasını tahmin ediyorum internetten takip etmişsinizdir. Takip etmediyseniz bile hiç dert değil; algoritma zaten sizi takip ediyor! Bir Instagram kaydırmasında mutlaka karşınıza düşmüştür.
Yurt açılışı gerekçesiyle yapılan ziyaret, tatil edilen koca bir üniversite, alınan olağanüstü güvenlik önlemleri ve Erdoğan içerideyken onunla hasbıhal etme şerefine nail olmuş bir grup genç… Bu tür sahneler artık Türk siyasetinin folklorik repertuarına girmiş durumda. Hani düğünlerde halay çekilir, bayramda şeker ikram edilir ya; Boğaziçi ziyaretlerinde de üniversite kapatılır ve içeride, seçilmiş bir heyetle “samimi sohbet” yapılır! Ritüel tamamdır!
Bu tür buluşmalarda mühim olan söylenen sözler; daha doğrusu o sözlerin hafızayla kurdukları ilişki biçimi ve geleceğe dair taşıdıkları ipuçları.
Neyi kastettiğimi açayım.
Erdoğan’ın yanında huşu içinde duran “ak” pak bir genç şöyle buyuruyor: “Yarın belki linç kampanyasına maruz kalacağız. Onlar azınlık, burada güçlü olan biziz.” Hem mazlumuz hem de güçlüyüz! “Bekâr adamın karısı”, “yuvarlak masanın köşesi” tadında bir oksimoron veya aynı anda iki zıt gerçeklikle yaşayabilme kabiliyeti! Erwin Schrödinger, bak işine kardeşim!
Müteakiben yaşça biraz daha geçkin olan biri hemen ekliyor: “Biz burada 28 Şubat’ları da yaşadık.”
Şimdi uzun uzadıya Boğaziçi Üniversitesi’nin “28 Şubat dönemi” olarak isimlendirilen süreçte türban vb. meselelerde nasıl müsamahalı olduğunu anlatmaya; 2000 yılına kadar başörtüsü yasağının neredeyse hiç uygulanmadığını hatırlatmaya gerek yok. Bunları zaten o dönemin Boğaziçi öğrencileri ve mezunları muhtelif platformlarda dile getirdiler.
***
Bendeniz 2004–2010 yılları arasında “Türkiye’nin Oxford’u” Sakarya Üniversitesi’nin göl manzaralı kampüsünde öğrenciydim. Zaten okulun tek iyi yanı o manzaraydı! Öyle ki derslerde akademik anlamda hiçbir şey öğrenmeyip sadece göle bakarak içsel gelişim yaşayabiliyordunuz! Bugün dönüp baktığımda fark ediyorum ki, üniversite hayatımız aslında bir tür devlet destekli meditasyon kampıymış!
Ama hakkını yemeyelim, dijital dönüşüm konusunda öncüydüler. 2005 yılından itibaren sınav sonuçlarını öğrenmekten tutun, kayıt yenilemeye kadar her şeyi internetten yapabiliyorduk ki, 2007-2011 arası İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyan kız kardeşim hatırladığım kadarıyla bu olanaklardan mahrumdu. SAÜ’de eğitim analogdu belki ama bürokrasi gıcır gıcır dijitaldi!
Öğrenci profili de oldukça belirgindi. Mesela KPSS’ye doğuştan hazırlanmış olanlar vardı. Bu arkadaşlar daha birinci sınıfta hangi bakanlıktan hangi kadroya atanacaklarını planlamış olur, dersleri “gelecekte imza atacağım evrakları anlamam lazım” motivasyonuyla dinlerlerdi. Not tutma biçimleri bile dilekçe formatındaydı. Zaten taşra üniversitesindeyseniz ya memuriyet bekleme salonundasınızdır ya da benim gibi yanlış otobüse binmiş bir yolcu misali sürekli “acaba burada olmam mı gerekiyordu?” hissiyle dolaşırsınız.
Okuduğum fakülte ise(istisnalar olmakla birlikte) mevcut rejime olan angajmanları sayesinde ileriki yıllarda devlet bürokrasisinde yüksek makamlara gelecek; yine mevcut rejimin uzantısı “düşünce” kuruluşlarında kalem oynatacak hocalardan müteşekkildi. Bir bakıma fakülte, üniversite olmaktan ziyade uzun vadeli bir kariyer planlama merkezine benziyordu.
Bütün bu angajmanlara rağmen, başörtüsü meselesinde Boğaziçi’ndekine benzer bir müsamahaya şahsen tanık olmadım. Gerçekten de Boğaziçi Üniversitesi, gerek prestiji gerekse Amerikan üniversitesi olmanın getirdiği liberal gelenek sayesinde Türkiye genelinin oldukça dışında bir uygulama alanına sahipti. O kadar ki bu durum “Türban yasağını yıllardır uygulamayan Boğaziçi Üniversitesi'nin bu tutumu türbanlı ve cemaatçi öğrencilerin bu okula olan ilgilerini arttırmıştı”¹ şeklinde haberlere dahi konu olabiliyordu.
Sözün kısası, Boğaziçi’nde dile getirilen bu cümleleri tarihsel gerçeklikle açıklamak mümkün değil. Aslında bu sözler hafıza ya da tarihsel gerçeklerle değil, siyasal psikolojiyle ilgilidir.
***
Mazlumluk retoriği, yaşanmış bir haksızlığı kayda geçirmekten ziyade, bugünkü siyasi konumu meşrulaştırmak için kurulur. Geçmişteki mağduriyet anlatısı, bugünün otoritesini haklı göstermenin en etkili aracına dönüşür. Bu sayede güç tahkimi, iktidarın baskıları, bir ayrıcalık ya da haksızlık olmaktan çıkar; “mazlumun” mağduriyetini gideren bir telafi mekanizması haline gelir.
Sadece bu mu? Mazlumluk söylemi, karmaşık tarihsel süreçleri basit ve mobilize edici bir ahlaki çerçeveye indirger; dünyayı (ve bu konu özelinde Türk toplumunu) “mazlumlar” ve “zalimler" olarak ikiye böler. Bu keskin ayrım güçlü bir aidiyet duygusu yaratır ve siyasi mücadeleyi politik programlar üzerinden değil, kimlikler ve inşa edilmiş travmalar üzerinden yürütülebilir hale getirir.
Boğaziçi ziyaretinde işittiğimiz cümleler, işte bu retoriğin en çarpıcı ve müstesna örneklerinden biridir. Aynı anda hem “linç edileceğini” söyleyen hem de “güçlü olduğunu” ilan eden bir dil… Bu “çifte yapı” sayesinde mazlumluk diskuru sürer ve yürütülen baskı politikaları için elzem olan mazuriyet talebi de mütemadiyen devam eder.
Mazlumluk söylemi sadece geçmişi yorumlamaz, aynı zamanda geleceği tasarlayan bir siyasi teknolojidir! Böylece devlet aygıtının merkezileştirilmesi, kurumların yeniden dizayn edilmesi zorunlu, haklı, gerekli ve telafi edici bir süreç gibi görünür.
Bu çerçevede Adalet ve İçişleri Bakanlığı’na yapılan son atamaları değerlendirdiğimizde tablo daha net görünür. AKP’nin siyasi hasımları ve rakipleriyle ilgili davalar ve soruşturmalar üzerinden yükselen bir Adalet Bakanı profili ile, sembolik tercihleri, ziyaretleri ve tartışmalı kararlarıyla öne çıkan İçişleri Bakanı figürü yan yana konulduğunda, bu tercihler yalnızca teknik-bürokratik tercihler olmaktan çıkar; devletin “uyum” temelinde tahkim edilmesine yönelik bir eğilimi işaret eder.
Mazlumluk dili, işte bu güç tahkimatının psikolojik yakıtı işlevini görür. Kamuoyuna “mağduriyet” anlatısı sunulurken, karşılığında “mazuriyet” satın almak umulur. Bu nedenle Boğaziçi’nde kurulan o çifte dil ve tarihsel gerçekliği eğip büken mağduriyet söylemi bir yönetim stratejisinin özeti niteliğindedir.
“Mazlumluk” hikayesi bu yüzden bitmeyen bir hikayedir; çünkü sona erdiği anda rejimin yaptığı otoriter tahkimatın meşruiyet zemini de ortadan kalkacaktır.
¹ soL Haber. (2008, 22 Eylül). Boğaziçi Üniversitesi’ne türbanlı akını. https://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/bogazici-universitesine-turbanli-akini-haberi-6038



















































































































