Ünlü Belçikalı ressam René Magritte, 1928–29 yılları arasında, sonradan sanat tarihine kazınacak bir tablo yaptı: İmgelerin İhaneti. Tablo, ilk bakışta son derece sade görünüyordu. Tuvalin ortasında, neredeyse fotoğraf gerçekliğinde çizilmiş bir pipo vardı. Öylesine canlı, öylesine tanıdıktı ki, bakan herkesin ağzından refleksle aynı cümle dökülüyordu: “Bu bir pipodur.”
Ama Magritte tam da bu alışkanlığı, yani “gördüğüne inanma” refleksini hedef almıştı. Çünkü piponun hemen altında ince bir el yazısıyla şu cümle yer alıyordu: “Bu bir pipo değildir.” Bir anda bütün anlam altüst oluyordu. Ve Magritte, belki de 20'inci yüzyılın en sarsıcı sorusunu bu basit cümleyle sormuş oluyordu: Gördüğümüz şey, gerçekten gördüğümüz şey midir?
Yıllar sonra Michel Foucault, bu tabloyu yalnız bir sanat eseri olarak değil, bir düşünce deneyi olarak okudu. Daha açık bir ifadeyle söylersek Magritte’in piposunda sadece bir resim değil, çağın kendisini -yani hakikatin çöktüğü o anı- gördü.
Peki, Foucault neden böyle ufak bir detaya takıldı? Neticede o tabloya “bu bir pipodur” demekte ne sakınca olabilir? Kalenin taşı mı düşer? Foucault’ya göre sakınca tam da burada. Zira bir şeye “ad vermek” bir iktidar meselesidir. Birine “bebek katili” ya da “kurucu önder” demek de böyledir. Her adlandırma, bir düzenin sınırlarını çizer. Dolayısıyla tablodaki nesneye “bu bir pipo değildir” demek özünde iktidarın hakikati belirleme tekeline vurulan bir tokattır.
FOUCAULT EVRENİNDE TÜRKİYE
Aradan neredeyse bir asır geçti ama tablo değişmedi. Sadece piponun yerini ekran aldı. Hakikat artık tuvalde değil, televizyon ekranlarında yazıyordu.
Daha iki sene evvel aynı kaldırımdan yürüseniz “terörist” yaftasını yiyeceğiniz insanlarla, bugün iktidar sarmaş dolaş. Onlarınki “Terörsüz Türkiye” iken, başkalarınınki “terörle iş birliği.” Başkası yapsa yeri göğü “ihanet” diye inletecekleri şeyleri kendileri yapınca adı “strateji” oluyor. Düne kadar isminin önüne “bebek katili” eklenen adamın ismi bir sabah uyanınıca görüyorsunuz ki “kurucu önderliğe” evriliyor.
Aynı refleks dış politikada da çalıştı. Öyle ki, 2011’e kadar “Esad” dediğimiz kişi, bir gecede “Esed” oluverdi. Adam aynı adam. Rejim aynı rejim. Sorsan, “Arapça’da doğru okunuşu budur” derler aklımızla alay eder gibi. Ne diyelim, demek ki bir günde Arapça’nın fonetik doğrularını keşfetmişler! Oysa mesele harf değil, hakikatin hangi ağızdan söylendiği. Kelimenin kendisi değil, kimin telaffuz ettiği belirliyor anlamı.
Örnekleri isterseniz çoğaltabiliriz. Bir dönem “Kandil’le görüşülmez” diyenler, ertesi gün “devlet görüşür” diyor. Sonra da “devlet aklı bunu gerektirdi” diyerek pipoya yeni bir isim takıyorlar. Bir zamanlar “ihanet” sayılan temas, bir anda “barış süreci” oluyor. Sonrasında gelsin Kurtlar Vadisi müzikleri eşliğinde Hakan Fidan videoları!
Altı üstü bir büyükşehir belediye seçimini kaybetmemek için “Sisi mi, Binali mi?” demagojisi yapılırken, aynı Sisi bugün devlet töreninde kırmızı halıyla karşılanmak isteniyor. Bir zamanlar “darbeci” ilan edilen lider, şimdi “bölgesel barışın aktörü.”
B.A.E.’ye “darbe finansörü” etiketini bir vakitler en yüksek perdeden kullandılar. “15 Temmuz’un arkasında Birleşik Arap Emirlikleri var” dediler, hesapsız, sorgusuz, tartışmasız. Ama aradan birkaç yıl geçti; aynı ülkeyle 25 milyar dolarlık ticaret hacmi anlaşmaları imzalandı.
Bir benzeri de İsrail konusunda yaşandı. Meydanlarda “katil İsrail” sloganları yükselirken, aynı günlerde ihracat gemileri sessizce yola çıkıyordu. Starbucks camları taşlanıyor, ama konteynerler dolusu mal İsrail limanlarına gidiyordu. Ve sonra bir öğrendik ki 2024’te Türkiye’nin İsrail’e ihracatı 2.8 milyar doları bulmuş.
Ardından bir sabah, ABD Başkanı Trump’la yapılan “tarihi görüşme” manşetleri patladı. Televizyonlarda “dünya lideri”, “göz kamaştıran diplomasi”, “Amerika’yı dize getiren Türkiye” gibi manşetler uçuştu. Ertesi gün NTV’nin Washington muhabiri, kulağımıza gerçeği fısıldadı: “Görüşmeden somut bir sonuç çıkmadı.” Ama o kısmı kimse duymadı; duymak istemedi. Çünkü ekrandaki pipo hâlâ “stratejik zafer” olarak tanıtılıyordu. O pipo, ne duman veriyordu ne tütün kokuyordu ama altındaki yazı sabitti: “Bu bir pipodur.” Bir kişi, üstelik farkından olmadan “Hayır, değildir” dedi. Ve maalesef bedelini ödedi.
Örnekleri burada keselim ve iyisi mi biz gene Foucault’ya dönelim. Ona göre göre hakikat sabit bir şey değildir; her çağın kendi iktidar ilişkileri tarafından üretilir.¹ Zira Foucault’un çağı bir “hakikat krizi” çağıdır. İnsan “doğru” diye bildiği her şeyin çöküşünü görmüştür. Gazetelerde yalan haber, sinemada, radyoda propaganda, afişlerde sahte mutluluk vardır. Gerçekle görüntü birbirine karışmış, söz ile nesne arasındaki o eski bağ kopmuştur. Bu yüzden Magritte’in piposu sadece bir resim değil, çağın ta kendisidir. Çünkü artık kelimeler bir şeyi anlatmak için değil, gizlemek için var.
İşte tam da bu yüzden, en zor zamanda bile yapılması gereken şey aynı: Cesaretle “bu bir pipo değildir” diyebilmek. Zira bazen hakikate ulaşmanın ilk adımı, bize gösterilene inanmamakla başlar.
¹ Foucault’nun düşünceleri, hakikatin iktidar ilişkilerinden bağımsız olamayacağını göstermesi bakımından çağının çok ötesindedir. Bu bakış, bize “doğrunun” bile iktidar tarafından biçimlendirilebileceğini hatırlatır. Ancak hakikati bütünüyle “söylem”in ürünü olarak görmek, başka bir tehlikeyi de içinde taşır: Gerçeğin yerini yorumun, bilimin yerini inancın alması. Daha basitçe söylersek doktor ile cinci hocanın eşitlenmesi. Dolayısıyla Foucault’yu reddetmeden ama onu mutlaklaştırmadan okumak gerekir.



















































































































