Sinemanın büyüsü, yalnızca hikâye anlatmasında değil, hayatın gizli taraflarını yakalamasındadır. Perdede izlediğimiz şey bazen birebir gerçek değildir; ama gerçeğin ruhunu, gündelik hayatta fark etmediğimiz duyguları açığa çıkarır. Yönetmenin bakışı, kameranın seçtiği ayrıntılar, yalnızca bir kurmaca değil, çoğu zaman toplumsal bir gerçeğin izdüşümüdür. Karakterlerin bakışlarında, yaşadıkları mekânlarda, kurdukları hayallerde aslında büyük bir toplumsal hikâye gizlidir. Bu yüzden bazı filmler, gerçekliğin çıplak kaydı değil, onun ardında yatan özlemlerin ve hayallerin aynasıdır. Ve kimi zaman, bu aynada bir toplumun kendine dair en derin yanılgılarını da görürüz.
İşte Fatih Akın’ın sineması tam olarak böyledir. Almanya’ya göç eden gurbetçilerin sıkışmışlığını, arada kalmışlığını, zihinlerinde kurdukları Türkiye imgesini ve o imgenin mazrufunda barınan -bana göre- derin yanılgıları bütün çıplaklığıyla önümüze serer.
İlk uzun metraj filmi Kısa ve Acısız (1998)’ı ele alalım. Serkeş bir hayat yaşayan ve bu hayatın sonucunda hapse girip çıkan Türk karakter Cebrail, Türkiye’ye gidip yeni bir hayat kurmayı tasarlar. Türkiye onun için bir kurtuluş umududur. Fatih Akın’ın ikinci uzun metrajı Temmuz'da (2000) da ise bu tema farklı biçimlerde belirir. Yan karakterlerden İsa, yıllardır ailesiyle Almanya’da yaşar. Fakat ölümünden kısa süre önce Almanya’ya gelen ve kaçak olarak yaşayan amcası orada vefat eder; aile cenazeyi Türkiye’ye göndermeye karar verir. Bu yolculuk, “asıl vatan” fikrinin hâlâ ne kadar güçlü olduğunu hatırlatır. İnsan, hayatta olmasa bile kendi toprağına dönmeli, kendi ülkesine gömülmelidir. Bir diğer yan karakter Melek ise Daniel’in hayatına tesadüfen girer; “Cuma günü köprünün altında randevum var” diyerek İstanbul’a gider. Daniel de onun peşinden yola çıkar. Böylece İstanbul, aşkın ve hayatın anlamının bulanacağı “nihai bir durak” haline gelir.
Aynı damar Duvara Karşı’da (2004) da sürer. Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı kazanan filmde Cahit ve Sibel, yaşadıkları çıkmazlardan kurtuluşu yine Türkiye’de ararlar. Yaşamın Kıyısında’ya (2007) geldiğimizde de farklı bir tablo yoktur. Türkiye, özellikle gurbetçi Türk karakterler için bir sığınak, bir son liman olarak belirir
Bu dört filmde de ortak olan şudur: Türkiye, bir sığınak, bir son durak veya yeniden başlama umududur; Almanya’daki sıkışmışlığın ötesine geçmenin, hayata sil baştan başlamanın hayali adresidir. Ancak zihinlerde yaratılan bu imge çoğu zaman Türkiye’nin gerçekliğiyle örtüşmez. Onların hayal ettiği Türkiye, gündelik hayatın ağırlıklarından, krizlerden, siyasi gerilimlerden arınmış bir kurgudur.
HAYAL İLE HAKİKAT ARASINDA TÜRKİYE
Benim şahsi kanaatime göre, özellikle son yıllarda gerek sosyal medyada gerekse sokak röportajlarında sıkça karşımıza çıkan gurbetçi söylemleri, işte bu sinemasal arka planın güncel bir tezahürüdür. Onların kafalarındaki Türkiye, tıpkı Fatih Akın’ın filmlerindeki karakterlerin zihninde kurdukları memleket gibi, sığınılacak bir liman, köprüden önce son çıkış, kaybolmuş hayatların yeniden kurulabileceği bir mekândır. Bu yüzden memleket, olduğundan çok daha parlak, çok daha yaşanılası resmedilir. O hayali resimdeki Türkiye’de ne yolsuzluk vardır, ne hayat pahalılığı, ne siyasal baskılar. Tatilde görülen sahiller, kur farkından dolayı yapılan ucuz alışverişler, akraba ziyaretlerinde yenilen yemekler, düğünlerde çalınan davullar, bütün bir ülkenin gerçeği sanılır.
Oysa burada yaşanan Türkiye, bambaşka bir hikâyedir. Ay sonunu getirme telaşı, bitmeyen zamlar, siyasetin yarattığı gerilimler, mülakat adı altında hakkı yenilen insanlar, tarikat yurtlarında intihara sürüklenen gençler, sabah akşam hissedilen bir ağırlık… Burada yaşayanlar için hayat, gurbetçilerin tatil fotoğraflarındaki ışıklı sahnelerden ibaret değildir. Sabahleyin metrobüste sıkışan kalabalık, akşam eve yorgun argın dönerken market filesini dolduramayan insan, işsizliğin pençesinde çırpınan genç, bu ülkenin asıl yüzüdür.
“Almancılar”ın zihninde kurdukları Türkiye ile bu topraklarda yaşayanların soluduğu gerçeklik arasındaki mesafe, işte tam da bu yüzden her geçen gün biraz daha açılıyor. Çünkü burada yaşayan insan, “Türkiye cennet” nutuklarını dinlerken, aynı gün pazarda artan fiyatlara, elektriğe, kiraya, enflasyona katlanıyor. O yüzden “Almancılar"ın sözleri kulağa gerçek dışı, hatta kimi zaman alaycı geliyor. Hayal ile hakikat arasındaki uçurum büyüdükçe, tepki de büyüyor. Tepki büyüdükçe karşılıklı yabancılaşma hatta düşmanlık da artıyor.
Toparlarsak, Fatih Akın’ın filmlerinde görülen Türkiye imgesi, aslında bir yanılsamanın sinemasal kaydıdır. Uzakta kalmış, sıkışmış hayatlar için bir çıkış kapısı, bir umut adasıdır. Fakat bugünün Türkiye’sini yaşayanlar için gerçeklik çok daha serttir. Almanya’daki gurbetçi Türk için bir masal diyarı olan yer, Türkiye’de yaşayan insan için çoğu kez hayatta kalma mücadelesinin sahnesidir. Gurbetçilerin gözünde parıldayan memleket; sahilleri, düğünleri, ucuz alışverişleriyle ışıl ışıl bir tatil ülkesiyken, burada yaşayan için aynı memleket, işsizlik kuyruğu, eriyen maaşlar, zamlarla boğuşulan bir pazar yeridir.
Bu yüzden gurbetçilerin zihninde yaşayan “Türkiye rüyası” ile burada solunan çıplak gerçeklik arasındaki uçurum kapanmıyor. Ve bu uçurum kapanmadıkça, hayalin cazibesi de, hakikatin ağırlığı da daha sert hissediliyor. Geride ise aynı ulusa mensup olsa da aynı memleketi bambaşka gözlerle gören iki dünyanın bitmeyen gerilimi kalıyor.



















































































































