Ucundan kıyısından siyasete aklımın ermeye başladığı 2000’li yılların başında “lâiklik” denildiğinde işin doğrusu akla pek de sevimli bir kavram gelmiyordu. Daha çok başörtüsü yasağıyla, askerlerin siyasete müdahalesiyle anılıyor; Türkiye’nin demokrasi standardını geriye çeken bir muhteva içinde telakki ediliyordu. Lâikliği savunduğunu söyleyen birçok kesim bile kendisini doğrudan bu kavramla ifade etmekten çekinir, “inançlara saygılı lâiklik”, “özgürlükçü lâiklik” gibi sıfatlarla pozisyonunu yumuşatma ihtiyacı hissederdi.
Uzunca bir süre lâiklik böyle dolaştı. Önüne hep bir sıfat eklendi. O eklenen sıfat adeta bir mahcubiyetin, “lâikliği savunuyorum diye beni yanlış anlamazsınız umarım” demenin dolaylı bir ifadesiydi.
Sonra devran döndü. Başörtüsü yasağı kalktı, asker siyasetten bütünüyle elini çekti. Yetmedi, tarikatlar “sivil toplum örgütü” oldu; cemaatler “toplumsal dayanışma ağları” olarak yeniden tanımlandı; dağ taş imam hatip, köşe bucak merdiven altı Kuran kursu ve kaçak yurtla doldu; o yurtlarda gençlerimiz intihar etti. Mahkemeler gerekçeli kararlarında Kuran ayetine atıf yaptı; adli yıl açılışı dualarla yapıldı; ekonomi nas ile idare edildi.
Gel gelelim “tuhaf" bir şey oldu. Lâiklik bu dönüşümden güçlenerek çıkmadı! Tam tersine, sanki görevini tamamlamış bir kurum gibi sessizce sahneden çekildi. Bir dönem lâikliğe yöneltilen bütün eleştiriler tek tek çözülmüştü. Artık kimse lâiklikten şikayet etmiyordu çünkü ortada lâiklik kalmamıştı!
Bugün gelinen noktada lâiklik, muhalefet cenahının önemli bir kısmı açısından bile, savunulan bir ilke olmaktan çok, telaffuz edilmesi sakıncalı bir başlık olarak görülüyor. Enflasyon anlatılıyor, işsizlikten dem vuruluyor, emeklilerin perişanlığı dillere pelesenk oluyor; ama “lâiklik” denilince birden dil bağlanıyor. Lâiklik, muhalefet için “açmayalım şimdi” klasörüne kaldırılmış bir dosya; “Aman Ali Rıza Bey ağzımızın tadı kaçmasın” minvalinde ele alınan bir mevzu gibi. Biri masada yanlışlıkla bu kelimeyi söylese, ortam bir anda gerilecek, oy oranları düşecek, anketler bozulacak gibi bir hava var.
Belli başlı muhalefet partilerine sirayet eden düşünce, lâiklik tartışmasının seçim kaybettiren lüks bir tartışma olduğu yönünde. Lâikliği savunmak, Kadıköy sokaklarında sabaha kadar içip sonra da kaldırımlara kusan bir hayat tarzının reklamını yapmakla eş tutuluyor. Önce ekonomi konuşulmalı, önce yoksulluk çözülmeli, önce vatandaşın cebi doldurulmalı! Lâiklik? Onu sonra düşünürüz; şimdi lâiklik tartışması açarsak bu iktidarın işine yarar!
Kulağa son derece rasyonel geliyor, öyle değil mi? Ancak meselenin birazcık mazrufuna inince bu yaklaşımın sığlığını fark etmek zor olmuyor.
Muhalefetin ve bir kısım muhalif yurttaşın anlamadığı veya göremediği nokta Türkiye’de vatandaşın şikayet ettiği birçok meselenin dolaylı veya doğrudan lâikliğin aşınmasıyla irtibat halinde olduğudur. Ekonomi genel olarak kötü mü? Sosyal yardımlar yetersiz mi? Devlet, üniversite öğrencisine yeterli sayıda ve kalitede yurt yapmıyor mu? Dönün bakın, Diyanet’in her yıl biraz daha kabaran bütçesini, tarikat ve vakıf ağlarının kamu kaynaklarına ayrıcalıklı erişim elde etmesini, “hak talep yurttaşlık" kavramı yerine, "sadaka alan kul” kavramının yerleştiğini, grev hakkını hedef alan hutbeleri¹, dini istismar ederek vatandaşa “sabır” ve “şükür” telkin edenlerin nasıl zenginliklerine zenginlik kattığını, şaşaalı iftar sofralarıyla sergilenen o görkemli sadakat estetiğini göreceksiniz.
Türkiye, bir mülteci ve kaçak göçmen tampon bölgesi mi oldu? “Din kardeşliği” söylemiyle kevgire dönen sınırları, “ümmetçilik” retoriğiyle vatandaş yapılan IŞİD’lileri, tahrip edilen ulus sosyolojisini, bu meselenin nasıl akılcılıktan uzak, 6.yüzyıl Hicaz coğrafyasının koşulları içinde ortaya çıkmış ve ancak o koşullar içinde anlamlı olan “ensar-muhacir” kavramıyla ele alındığını göreceksiniz.
Dış politikada hatalar mı yapılıyor? “Komşularla sıfır sorun" diye çıkılan yolda, ideolojik romantizmin rasyonel çıkar hesaplarının nasıl önüne geçtiğini, pan-İslamist heyecanın dış politikayı soğukkanlı bir denge siyaseti olmaktan çıkarıp duygusal reflekslerin alanına nasıl sürüklediğini göreceksiniz.
Hukuk devleti ilkesinin üzerine şal mı örtülmüş? Veya liyakat ayaklar altına mı alınmış? Devlet içinde örgütlenen tarikatları, yargıdaki her cemaat ve tarikatın kendi WhatsApp grubu olduğu iddialarını², Tayyip Erdoğan’ın uzun yıllar danışmanlığı yapmış eski AKP milletvekili Hüseyin Besli’nin “Bugün (FETÖ ile) aynı yöntemleri kullanan yapıların (tarikat/vakıf) gelecekte aynı sonuca varmalarının kaçınılmaz olacağını söylemek için kâhin olmak gerekmez. Dolayısıyla, misal olarak, ismini palazlandığı şehirden, Adıyaman/Menzil’den alan bir yapının özellikle bir bakanlığımızda neredeyse bütün pozisyonları kendi mensuplarıyla doldurmasına dikkat çekmek istedim... ‘Bana ne?’ demeden.” ³ cümlelerini göreceksiniz.
Özetle, bugün lâikliği savunmak yalnızca bir yaşam tarzının bekçiliğini yapmak değildir; lâikliği savunmak, memleketin başına bela olmuş sorunların köküne parmak basmaktır. Çünkü lâiklik dediğimiz şey, çoğu zaman zannedildiği gibi salt bir kültür tartışması ya da kimlik meselesi değil, devletin -din, mezhep, inanç, itikat ayırmadan- vatandaşa eşit mesafede durup durmayacağını belirleyen temel ölçüdür. Devletin her türlü problemi çözerken rasyonel ve akılcı bir şekilde davranmasının temel dayanağıdır. Bu ölçü ve dayanak lâikliğin aşındırılması suretiyle sarsılırsa liyakat yerini sadakata, gerçekçi dış politika yerini siyasal ümmetçi taassuba, yoksulluğunun hesabını soran, hakkını arayan yurttaş yerini yardım adı altında sadaka bekleyen, acımasızca kanaatkârlığa zorlanan sadık kullara bırakır.
Hiç kuşkusuz bu memleketteki her türlü sıkıntının tek başına lâiklikle çözülebileceğini iddia etmek naif bir iyimserlik olur. Amma velakin şu da bir o kadar açıktır ki lâiklik olmadan da hiçbir şey kalıcı olarak çözülemez. Bu sebeple -geçmişteki hataları da göz ardı etmeden- lâikliği savunmayı ertelemekten vazgeçmek; onu bir utanç başlığı gibi paranteze alarak değil, açık açık konuşarak, ne olduğunu da ne olmadığını da net bir biçimde söyleyerek savunmak gerekir.
¹ Halk TV, “Kamu işçileri grev dediği gün Diyanet'ten manidar hutbe”, 27 Haziran 2025,
https://halktv.com.tr/gundem/kamu-iscileri-grev-dedigi-gun-diyanetten-manidar-hutbe-950574h
² İsmail Saymaz, “Yargıda her tarikatın WhatsApp grubu var”, Independent Türkçe, 19 Ekim 2021, https://www.indyturk.com/node/425716
³ Besli, H. (2016, 10 Kasım). “Bana ne?” demeden. Akşam. https://www.aksam.com.tr/yazarlar/huseyin-besli/bana-ne-demeden-c2/haber-565027



















































































































