Osmanlı Devleti’nin hiç kuşkusuz en çok tartışılan hükümdarlarından biri Sultan II. Abdülhamit’tir. Günümüzde dahi birçok siyasi münakaşada ondan söz edildiğine, mevcut rejimin çoğu zaman ona referans verdiğine tanık oluyoruz. Hatta Erdoğan’ı Sultan Hamit’in varisi (!) olarak gören; seçim zaferlerini “Kalk dedem kalk, reisi yedirtmedik” nidalarıyla kutlayan hatırı sayılır bir kitle bile var.
Sultan II. Abdülhamit, tarihe -her ne kadar mevcut rejim ve bu rejimle aynı zihniyet dünyasını paylaşan güruh inkâr etse de- “istibdat padişahı” olarak geçti. Meclis-i Mebusan’ın kapatılması, Kanun-ı Esasi’nin askıya alınması, jurnaller, baskılar, okur yazar olmayan alaylı paşalar, sansürler, sürgünler, hatta yasaklanan kelimeler… Bunlar hepimizin az çok bildiği hususlar ve bu hususlar bir padişahı “istibdat padişahı” olarak nitelemek için yeter de artar bile.
Fakat aktüel tartışmalarda pek öne çıkmayan ama onun kişiliğini anlamak bakımından bir o kadar önemli olan bir hususiyeti daha vardır Sultan Hamit’in; o da iyi bir polisiye roman okuyucusu olması. İlk bakışta önemsiz gibi görünen bu ayrıntı, bana kalırsa hem onun karakterini hem de istibdadın temel ruh hâlini deşifre eden kıymetli bir ipucudur.
Aslında Sultan’ı tek kelimeyle tanımlamak gerekse, o kelime “şüphe” olur. Zira istibdadın esas mantalitesi tam da budur: Her şeyden ve herkesten kuşku duymak, iktidarı sürekli tehdit altında görmek ve hiç bitmeyen bir teyakkuz hâlinde yaşamak.
Polisiye roman da şüphe üzerine kuruludur. Dedektif, büyüteciyle en küçük ayrıntıyı dahi didikler; her şeyden ve herkesten kuşku duyup gözleriyle daima bir suçlu arar. Ve nihayet, hiç kimsenin dikkatini çekmeyen ufacık bir izden büyük bir gerçeği deşifre eder.
İşte bu yüzden polisiye romanın şüpheci doğasıyla Sultan Hamit’in şüpheci istibdadı aynı yerde kesişir. Birbirini besler, birbirini tamamlar. Abdülhamit roman okurken aslında kendi iktidarının aynasını seyreder; Sherlock Holmes’un büyüteciyle yaptığı işi o, hafiye teşkilatı ve jurnal raporlarıyla yapar. Tek farkla: Holmes ve Dupin gibi dedektifler suçluları, katilleri hapishaneye gönderirken, Abdülhamit muhaliflerini zindana ve sürgüne yollar.
DEMOKRASİ DEVRİNDE POLİSİYEYE NE HACET!
İsterseniz bugüne, Sultan Hamit’in varisi (!) sayılan Cumhurbaşkanı Erdoğan dönemine gelelim.
Siz hiç Erdoğan’ın Sherlock Holmes okuduğuna dair bir bilgiye rastladınız mı? Ya da polisiye roman türüne özel bir ilgisi olduğunu duydunuz mu? Ben tam tersine, yıllar önce kendi ağzından bizzat işittim: Kitapları değil, kitapların özetlerini okuduğunu söylemişti. Yanlış hatırlamıyorsam, bir yurtdışı seyahatinde uçakta, karışık kuruyemiş tabağındaki Antep fıstıklarını özenle ayıklarken Cüneyt Özdemir’e demişti bunu. Muhtemelen o özetlerin arasında polisiye romanlar yoktur.
Gençlik yıllarındaki tablonun da çok farklı olduğunu sanmıyorum. Büyük ihtimalle Son Devrin Din Mazlumları ve Sahte Kahramanlar gibi hamasi ve gülünç eserlerden, Necip Fazıl’ın şiirlerinden, Kadir Mısıroğlu’nun tarih kılığına sokulmuş zırvalıklarından polisiye okumaya sıra gelmemiştir.
Elbette kimseyi polisiye roman okumuyor veya okumayı tercih etmiyor diye ayıplayacak, suçlayacak veya eleştirecek değiliz. Klişe tabirle, zevkler ve renkler tartışılmaz. Herkes ruh hâline, hayattan beklentilerine ve yaşamındaki ihtiyaçlarına göre okuyacağı kitapları veya kitap özetlerini belirler. Ama meselenin bam teli tam da bu noktada gizlidir.
Sultan Hamit polisiye romanı severdi çünkü -izah ettiğimiz üzere- onun idaresi şüphe üzerine kurulmuş bir istibdattı. Günümüzde -hamdolsun- böyle bir istibdat düzeni yok! Dolayısıyla Erdoğan’ın bir dedektif gibi her şeyden ve herkesten kuşku duymasına; gözleriyle daima bir suçlu aramasına, bitmek bilmeyen bir teyakkuz hâlinde yaşamasına ve tüm bu hâlet-i ruhiye neticesinde -Sultan Hamit gibi- polisiye romana ilgi duymasına gerek de yok!
Çünkü bugünün Türkiye’sinde Sultan Hamit’in devrindeki gibi Anayasa askıya alınmamış; bilakis herkes Anayasa’ya hürmetkâr ve bağlı! Anayasa Mahkemesi bir karar verdiğinde cümle siyaset erbabı -tabiri caizse- esas duruşa geçiyor!
Meclis kapatılmamış; tam tersine capcanlı ve hükümeti denetleme işlevini kamilen ve eksiksiz bir şekilde yerine getiriyor! Teklifler özgürce tartışılıyor, muhalefet kürsüde istediğini söylüyor, iktidar da gayet dikkatle dinliyor!
“Sansürmüş”, “baskıymış” geçiniz efendim! Matbuat âlemi en özgür ve çok sesli günlerini yaşıyor! Ortada sansür memurları var da biz mi görmüyoruz! Evet, arada bant daraltma, yasaklanmış veya erişim engeli getirilmiş siteler, kapatılan TV kanalları oluyor ama o kadarı da nazar boncuğu olsun!
Düşünce özgürlüğü mü? Abdülhamit zamanında yasaklanan kelimeler vardı. Şimdi öyle mi? Dile getirmedikten sonra her şeyi düşünmek serbest! Ne zindana atılan veya Fizan’a sürülen muhalifler var ne de sadakatle mevki elde etmiş liyakatsizler!
Bu mukayeseden hareketle diyebiliriz ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “devr-i hürriyeti” ile Sultan Hamit’in “devr-i istibdadı” arasındaki farklar, onların okuma tercihleri arasındaki farkta da tecessüm eder. Abdülhamit otoriterdi, o yüzden Sherlock Holmes’un şüpheciliği ona cazip gelmişti. Erdoğan ise -haşa- otoriter değil! O yüzden polisiye roman merakı yok. Zira böylesine özgür bir ülkede ne şüpheye, ne büyütece, ne de romana ihtiyaç var. İhtiyaç olursa zaten özetini okuruz!



















































































































